Dokuz kapılı şehirdeki fırtına: Öfke

Derler ki, insanoğlu dokuz kapılı bir şehirdir. Dış dünyadan gelenler bu kapıları kullanıp girerler içeri. Meali şu: Duyu organlarımız ve sinir sistemimiz aracılığıyla dış dünyayı gözlemleriz. Dış dünyadan içeri girip akla iletilen ve orada bir süzgeçten geçen bu izlenimler “karar verme” mekanizması olan zihinde değerlendirilir ve ruha aktarılır.

Beynimize her gün milyarlarca veri giriş yapıyor. Denetimsiz veri girişlerinin, uğradığı bombardıman karşısında kaç kovala oynamak zorunda kalan bir aklın paniğe kapılmış süzgecinde elendiği hayatlarımızda, zihinlerimiz önündeki veri çöplüğüne dönmüş dosya yığınlarını ayıklayıp düzenlemekte zorlanır. Ama onun görevi seçim yapmak, karar vermektir. İşini doğru düzgün yapmayan akla küfür edemediği, okurum böyle işin içine deyip kapıyı çarpıp istifa edemediği bir iştir onunki. Kuzu kuzu devam eder. Her gün, her an seçim yapıp karar alır.

Masanın üzerinde biriken öğretilenler, duyulanlar, görülenler, deneyimlenenler, sevinçler, üzüntüler, hayal kırıklıkları, coşkular, yaralar, tu kakalar, oh maşallahlar, aferinler, yuh olsunlar, helaller… Hepsi iş yükü altında ezilen zihin tarafından istiflenir muhtelif başlıklar altında. Başarılı olmalısın. Asla hata yapmamalısın. Duygularını belli etmemelisin. Mesafeli olmalısın. Güçlü olmalısın. Namuslu olmalısın. Liste umarsızca uzar gider çünkü insan ırkının en temel ve tek ortak arzusu (ihtiyacı) “onaylanmak ve kabul görmektir”.

Ve kendi dar bakış açısının ürünü bir yaşam kalıbını dayatan “toplum yaşamı”nda, onaylanmak, kabul görmek ciddi vaz geçişler içeren bir kararlar silsilesidir. Hele de, neredeyse nefes alırken bile başkalarının ne düşüneceği kaygısı üzerine inşa edilmiş bir toplumda yaşıyorsanız; kınama ve yargılamaların yoğun baskılı tahakkümüne uyum göstermekle biat etmekten müteşekkil duvarlar arasında kalan zihninizin, onaylanmak ve kabul görmek adına aldığı kararlar da aynı kınama ve yargı mekanizmasının ürünü olacaktır. Sonuç? Kendi doğasını görmezden gelen, “el âlem odaklı” bir denetim mekanizmasının çarkları arasında kalan ruh lime lime olur. Kendi özünü, özgünlüğünü kaybeder; sönükleşir, karanlığa gömülür. Kesif, korkutucu bir sessizlik…

Her bir karar, ağacın gövdesine çakılan bir çivi gibidir. Yaşanan bir deneyim sonucu oluşan duygu, bir karar verilmesine yol açar. Ağladığı için sulu gözlü alaylarına maruz kalan bir çocuk ağlamanın zayıflık olduğuna, ağlayanların hoş karşılanmadığına karar verir. Bir hata yaptığında dayak yiyen bir çocuk, karşısındakinin hata olarak değerlendirdiği her türlü davranış ve sözden uzak durması gerektiğine karar verir. Kilosuyla dalga geçilen biri, yemek yemenin kötü olduğuna karar verir. İhtiyaç duyduğu anda yakınlık, destek alamamış biri yardım istememesi gerektiğine karar verir. Yarı yolda bırakılmış, güvenine ihanet edilmiş biri kimseye güvenilmeyeceğine karar verir. Çeşitli nedenlerle sevdiklerini kaybeden biri, sevmenin acı verici olduğuna, sevmekten kaçınmak gerektiğine karar verir. İhtiyaç anında yardıma koştuğu için takdir gören biri, her arandığında koşması gerektiğine karar verir. Arkadaşları arasında esprileri, neşesiyle kabul gören biri, konumunu korumak için dertlerini paylaşmaması gerektiğine karar verir. Giyimiyle itibar gören biri, ne pahasına olursa olsun, en iyi kıyafetleri alması gerektiğine karar verir.

İnsanlar kabul görmek, onaylanmak ve kendilerini olası dışlanma riskinden korumak adına her gün, her dakika, her saniye karar verir. Çünkü insanlar yargılanmaktan, dışlanmaktan, yalnız kalmaktan, sevgisizlikten korkarlar. Kalbimizi, cesaretimizi, umudumuzu kıran bu korkudur. Özgürlüğümüzü elimizden alan, bizi “biz olmayan”ın içine hapseden bu korku yüzünden karar alırız.

Hayatın ilerleyen yıllarında alınan kararlar görece daha işlevselken, kişinin hayatını olumsuz etkileyenler daha az çabayla iptal edilebilir. Kişiye ve çevreye verdiği rahatsızlık da aynı oranda kontrol altına alınabilir düzeydedir.

Oysa hayatın ilk yıllarında alınan kararlar en acı sonuçları doğurur. Bir fidanın körpe gövdesine çivi kolayca girer. Duyguyu doğuran deneyimin tekrarı, çekiç darbesi gibi, çiviyi daha derine iterken ağaç da bu çivinin etrafına doku örmeye devam ederek büyür. Ağacın doğasına ait olmayan ve rahatsızlık veren çivi, artık hasarsız bir şekilde çıkarılamayacak kadar derine gömülmüştür. Dışarıdan görülmesi zor olan bu çiviler, ağacın yakınına gelenin kıyafetine, saçına başına takılabilir; eline batabilir, yaralanmalara yol açabilir.

İşte, çivilerin dışarıda kalan bu kısımları gibi, alınmış olan kararların yakıcı, yıkıcı hasar yaratan sivri uçları öfkedir.

Öfke; karşılanmayan beklentilerin, tatmin edilmeyen arzu ve isteklerin yarattığı hayal kırıklığının dışavurumudur. Öfke; onaylanmak, kabul görmek uğruna vaz geçilenlerin, görmezden gelinenlerin, yok sayılanların, baskılananların, susturulanların isyanıdır. Öfke; sevilmek, yalnız kalmamak adına uysalca baş sallamaların, sen nasıl istersenlerin, pekilerin, aşk olsun lafı mı olurların, dert değillerin, ben hallederimlerin, acımadı kiiiii sırıtmalarının, bana koymazların göz yaşlarıdır.

Öfkeli insanları anlamakta zorlanabilirsiniz; onlardan bucak bucak kaçabilirsiniz; hayatınızda ya da çevrenizde istemeyebilirsiniz… Bu da bir karardır. Sadece bu kararı niye aldığınızı sorun kendinize. Çünkü ucu size batan o çivilerde sizin de parmak iziniz olabilir.

 

10 Ekim… Kan kırmızı cumartesi… Bitsene sen!

Sabah şarkılar söyleyerek uyandım. Bir cumartesi işe gideceğimi bile bile keyifle kalktım yataktan. Ev tertemizdi. Yıkattığım halılar mis kokularıyla serilmiş, bahar mevsimlerinde buzhaneye dönen eve cılız bir ısı getirmişti. Soğuktan titreyen Bruno aylardan beri ilk defa sesini bile çıkarmadan sığındığı kuytuda uyuyordu. Küçük mutlulukların insanıyım; güzel bir sabahtı.

Sevdiceğimin doğum günü hediyesi olan çizim masasının teslim edilmesini beklerken bir sürü keyifli iş yaptım. Kapı çaldığında da güle oynaya açtım. Paketin akıbetini içten içe bilmeme rağmen gülerek karşıladım adamı. Benimle sıklet yarıştıran kutuyu güç bela içeri odaya taşıyıp, açma işleminin her bir aşamasını fotoğraflayarak masaya ulaşmaya çabaladım. Her türlü darbeye dayanıklı olması gereken cam tuzla buz olmuştu. Elimde tablasız ve kırık dökük çekmecelere sahip bir masa iskeleti ve onların fotoğraflarıyla kalakaldım.

Doğum günü hediyem olması gereken döküntüyü toplayıp gerisin geri paketledim ve işe gitmek için hazırlandım. Göz ucuyla twitter’a baktım. O dakika 63 kişi ölmüştü halay çekerken. Gözlerim ekrana kitlenip kaldı patlama anını izlerken. Bu meydan kanlı meydan, diye türkü söyleyip halay çeken insanların ardından yükselen alev topuna bakakaldım.

Dışarıdaki çalışan dünyanın acele çağrısına uymam gerekiyordu. Vapuru yakalamalı, işe gitmeliydim. Çıktım evden. Güneşin altında cumartesi günü ateşine kapılmış insanların arasından koşturarak girdim iskeleye. Vapurda haberlere bakabilme umuduyla sosyal medya turuna çıktım. Dönen tekerlek dışında hiçbir bilgiye ulaşamadım. 3G’nin G’si düşmüş, bana 1’i kalmıştı.

Bu çaplı bir olayın ardından gelecek protestoları, dolayısıyla da müdahaleleri hesaplayarak indim vapurdan. Vakit gelmişse, ecel her yerde bulur ama üstüne gitmenin de alemi yok, diye fısıldadım kendime.

Patlamayacağını umduğum otobüse bindim ve iş yerine ulaştım. Herkes gerginlikten çatlamak üzere olduğu için masama sığındım. Sığamadım. Çıktım terasta sigara içtim. İçeri girdim. Yazdım. Durdum. Baktım. Terasa çıktım, bir sigara daha içtim. İçeri girdim. Müşteriyle konuştuk. Günlerdir uğraştığımız şeyin, verilmemiş bilgiler yüzünden çöpe gitme ihtimali olduğunu öğrendim. Sunuma saatler kala, dolaptan bir bira aldım, nefessiz içtim.

Akşamı bulduk; “onu yazalım, bunu çizelim, şunu önerelim”le. Elimiz yarı dolu çıktık ajanstan. Pazar da çalışacaktım. Kabullenmenin mi, biranın mı verdiğini bilemediğim rehavetle gündemi konuşmaya başladık. Alışmışlığın verdiği körelmiş duyularımızın duyarsızlığıyla patlamayan bir otobüs seçtik ve Beşiktaş’a indik. Motora binip Üsküdar’a geçtik.

Taksi kuyruğu uzun göründü gözümüze. Dolmuşa bindik. Arkadaşımla Çiçekçi’de vedalaştım. Çantamdan cep telefonumu çıkardım. Twitter ve Facebook’a bakmanın anlamı yoktu. Gazeteler ise 87 ölü diyordu. İçim titredi. Ölüm yaşamı anımsattı. Doğum gününü birlikte kutlama sözü verdiğim arkadaşımı aradım. Çalışıyor olduğum için sözümü tutamadığımı yana yakıla anlatma çabasındayken en arka koltuktan ön koltuğa doğru savruldum. Çantam bir yana, ben bir yana. Ön cama yayılmış örümcek ağına bakakalmıştım. Duruveren aracın içerisinde önce çantamı, sonra kendimi topladım. Gözlerim örümcek cama takılı…

Gözümün gördüğünü idrak etmem zaman alıyordu. Anlam veremediğim bacak görüntüsü… Binmiş olduğum dolmuşun çarptığı… Çarpmanın şiddetiyle benim ön koltuğa, çarptığımız kadının ise havada bez bebek gibi taklalar atarak iki şeritli yolun diğer tarafına savrulduğu kaza…

Telefonda konuştuğum arkadaşımın adını bulamadığımı fark edince kapattım. Dolmuştan indim. Önümdeki sırada oturan üç delikanlı, yüzleri bembeyaz titriyorlardı. Yoldan geçen bir kadın feryatlar ediyordu: Öldü kadın, öldü! Dolmuşun önüne yürüdüm. Yerdeki sıvının kan olduğunu sandım; radyatör parçalanmış, şakır şakır su akıtıyordu. Ön göçmüş. Camda devasa örümcek ağı.

Cebimden sigaramı çıkardım ve yaktım bir tane. Delikanlıların yanına gittim. Bir tanesi elleri dizlerinde nefes almaya çalışıyordu. Bunlardan bir cacık olmaz, dedim. Döndüm diğer tarafa. Biriken insanları gördüm. Onlara emirler yağdırdım. Ambülansı ara. Yola atlama. Şu çocuğa göz kulak ol. Kadın, sen de bağırıp durma!

Yolun karşısına geçip kadın görünümlü yığının yanına gitmem gerekiyordu. A ha, dolmuş şöförü arabaya bindiği gibi bastı gaza gitti. İki emir daha: Polisi ara. Plakayı yaz. Ezilmeden karşıya geçmeli…

Üç-dört kişi, yek vücut olduk; trafiği durdurup gittik kadının etrafına toplaşan kalabalığın yanına. Gözleri açıktı. Yan yatıyordu. Elini kaldırıp nabzına baktım. Yoktu. Boynuna uzattım elimi. Başını döndürme, diye bağırdılar. Niye döndüreyim, manyak mıyım ben? Nereden bilsinler… Parmaklarımı boynuna götürdüm. Tanımadığım bir kadının boynundaki parmaklarım bir ses, bir kıpırtı aradı. Yoktu.

Arkamı döndüm. Yere yığılmış, sarsılarak ağlayan genç kıza sarıldım. Çöktüğü yerde “annem”, diye ağlıyordu. O da bana sarıldı. Saçlarını öptüm. Nefesi kesilene kadar sıktım, bağrıma bastım. Ben öptükçe o tırnaklarını geçirdi koluma. Gömdü yüzünü göğsüme. İnledi: “Annem!”

10-12 dakika sonra ambulans geldi. Haydarpaşa Numune ile aramızdaki mesafe 500-600 metre. Ambulanstan inenler cep telefonumuzla ışık tutmamızı istediler. Yaktık cemicümle. Yan yatan bir gövde. Yırtık çoraplar. Açık gözler…

Beyler yardım etsin, dediler. Boynuna boyunluk takıldı usulen. Gerçi o boyunluğu takarken boynunu kırmış olabilirler. Yatırıldı sedyeye. Gidecek hastaneye. Ambulansa yakınlarını çağırıyorlar. Kız yapışmış bana, ben korkarım gidemem, diye.

Kızı paketleyip kaldırdım. Yere saçılmış ne kadar çanta torba varsa, hepsini vücudunun şuurunu kaybetmiş uzantılarına takıp takıştırdım. Çantamdaki suyu da dayadım ağzına. “Annecim, topla kendini”

Ne demek lan topla kendini?

Ne bileyim, dedim işte.

Kaza cemaatinden bir adam kızı ve dedesi sandığımız adamı kattı önüne; yürüyerek düştüler yola, Haydarpaşa Numune’ye.

Bariyerleri aşıp ambulans şöförüne yanaştım: Numune’ye değil mi? Başını salladı. Hani yanlış yere yürümesin garipler… Bir de… Yaşıyor mu? Başını uzatıp aralıktan arkaya baktı. Şimdilik evet.

Polis arabası geldi. Adamın biri haykırdı: 180’le geliyordu şerefsiz! 180’le çarptı kadına!

Radar mübarek!

He kezo, dedi direksiyondaki polis. Plakayı, şöförün eşkalini verdim. Bayan dolmuştaymış, dedi ahali. Oradaydım, dedim.

Tamam, dedi polis, tamam. Ne derece tamam olduğunu bilemedim.

Yanan lambaları arkamda bırakarak yürümeye başladım ki, dizlerim itiraz etti. Bariyerlerin üzerine çöktüm. Bir adam koluma girdi; gelin bizimle yürüyün. İyi görünmüyorsunuz. Çok koşturdunuz…

Yaklaşık on kişi, kolkola girip, birbirimize sığınıp yürümeye başladık Kadıköy’e doğru. Kazayı konuştuk. Ankara’da ölenleri konuştuk. 86 kişi ölmüştü gazetelere göre. Türk Tabipler Birliği 97 diyordu. Biraz daha yaklaştık birbirimize. Yaşanmaz bu ülkede, dedik. Gidecek neresi var ki, dedik. Vatan tek, dedik. Allah bu herfleri kahretsin, dedik. Seçimde canlarına okuyacağız, dedik.

Ayrılık vakti geldi. Herkes kendi yoluna koyulurken, hakkınızı helal edin, Allah’a emanet olun, dedik.

Üç gün yas ilan edilen ülkemde, su gibi bira akıtılan cıvıl cıvıl barların yanından geçerek eve doğru yürüdüm. Parmaklarımda hiç tanımadığım bir kadının teniyle. Sokağın başındaki markete girdim. Bira ve ayran aldım. Hangisini içmem gerektiğini bilemeyerek.

10 Ekim Cumartesi. Saat 24’ü görmene gerek yok bence. Ben seni burada bitiriyorum. Bitiriyorum da, ateşin düştüğü o yüzlerce ev ne halde… İşte onu bilemediğim için açıyorum bu birayı da.

Eklemek boynumun borcu: Bu akşam (13.10.2015) bindiğim dolmuşun şöförüne sordum. Cumartesi günü burada bir kaza oldu… Kadın öldü, dedi. Ben o dolmuştaydım, şöför arabaya atladığı gibi gitti, dedim. Karakola gitti o, dedi, şu anda hapiste. Bu tür kazalarda en az 45 gün yatar, mahkeme olana kadar bekleyecek içeride, diye ekledi.

Vay şerefsiz, nasıl da bastı gitti dedik hepimiz, değil mi? Kaçıp gitmişti oysa… İşte! Gördüklerimiz ne derece doğru? Gerçeklerin ne kadarını görebiliyoruz… Peh!

Çok şükür, o artık yine aptal.

Uyuşmuş beyni, sızlayan burnunu ve dolan gözlerini yok sayıyor. Tüm hisleri an içinde silikleşiyor ve kayan yıldız gibi karanlığa karışıyor.

Ekrandaki görüntülere bakıyor. Devasa sarı bir alev topunun kuru yaprak gibi öne doğru fırlattığı insanlar, etrafa konfeti gibi saçılan taş, toprak, kağıt, bayrak, dal, cam ve et parçaları… Kırılan pencerelerin uğursuz şangırtılarıyla şaşkınlık, acı ve korku yüklü çığlıklar tempo tutarak eşlik ediyor boyunlarını omuzları arasında kıstırıp kaçışanlara. Bakıyor. Bakıyor. Bakıyor.

Ve bir çocuk anlatıyor. Babasının katledilişini. Annesinin ve kız kardeşlerinin pazarda satılışını. Kardeşiyle kendisinin esir alınışını. Kampta militan eğitimciler tarafından dönüştürülüşünü. Kafa kesme eğitiminin incelikleri uçuşa geçiyor. Mermi gibi ilerleyen cümleler ısrarla kulağına çarpıyor ama kapı açılmıyor. Beyni derin uykuda. Susuyor. Susuyor. Susuyor.

Elindeki kağıda bakmadan konuşamayacak kadar insanlıktan uzaklaşmış yetkili ağızlardan akıyor ağdalı taziyeler ve aba altında ileri derecede oral sekse bulanmış kınamalar. Hesaplı duraksamalarda saklı vicdansız ve duyarsız oyunculukları. Gözlerini yumuyor. Yumuyor. Yumuyor.

Kaç yaşında olduğunu, hatta var olduğunu bile unutmak için sıkıyor göz kapaklarını ve dişlerini. Yaşını, bu ülkede yaşadığı yılları hiç hatırlamamak istiyor. Kaç katliam, kaç saldırı, kaç ölü, kaç yaralı, kaç sakat… Desibellerce çığlık, oratoryolarca ağıt, ırmaklarca gözyaşı… Köprülerce akıp giden su… Dipsiz kuyularca unutulmuşluk… Yumruklarını sıkıyor. Sıkıyor. Sıkıyor.

Avuç içlerine batan tırnakları bir sinyal yolluyor ansızın, beyni şöyle bir uyanıp hafiften geriniyor; tam o anda, tıkıştırılıverdiği zindanın kapısını yumrukluyor bir çığlık: Nedeeeeeeeeeen?! Neden ulan nedennnnn?! Kimsiniz ulan siz? Kıvrımların arasında şimşek hızıyla ilerliyor isyanı: Anlamıyorum ulan, anlamıyorum. Götünüz yiyorsa anlatın. İnsanların ailelerini, evlerini, topraklarını, kültürlerini, geleneklerini, alışkanlıklarını ellerinden alma hakkını nereden buluyorsunuz? İnsanları dillerine, dinlerine, renklerine, boylarına, kilolarına, yeteneklerine, becerilerine, kazançlarına, tercihlerine göre ayırma hakkını kim verdi size ulannnnnn? Dünyanın yarısından çoğu açlıktan ve hastalıklardan kırılırken, insanlığın iplerini elinde tutup keyfine göre oynatanlar kimdir laayyyyyn?! Küçücük çocuklara tecavüz edenlere, kendinden güçsüzleri dövenlere, çalan çırpanlara, katledenlere, paçalayıp yok edenlere yaşam hakkı veren, alan açan orospu çocukları nerede?

Zembereği boşalan hayal gücü vücut ısısını yükseltiyor. Şakağındaki damar kabarıp alnını dövüyorken gayzer gibi fışkırıyor çılgın fikirler: Hepsini getirin bana… Hepsini tek tek ellerimle öldüreceğim… Jiletle ince ince etlerini keseceğim, kaya tuzu basacağım yaralarına… Çüklerinden tavana asacağım… Dolarları neft yağına bulayıp bulayıp götlerine tıkacağım… Acı biber gazları sürüp kızgın demirlerle dağlayacağım zehir saçan dillerini… Kör bıçaklarla doğrayacağım ötekileştiren parmaklarını… Elektrik vereceğim vicdansız kalplerine… Öldürüp öldürüp dirilteceğim… Her bir darbede verdikleri zararı, acıyı, yıkımı haykıracaklar ama nafile… Mayınlı tarlalarda yürüteceğim hareket eden son parçalarına kadar… Şimdiden yoruldu. İçine sığdıramadığı ama çıkacak yer bulamayan öfkeyle deliliğe koşuyor. Gözünün önünde canlanan intikamın kanlı sosuna bulanmış hiçbir görüntü içindeki açlığı bastırmaya yetmiyor. Nefes nefese ve ter içinde etrafına bakınıyor. Çaresizce inliyor haksızlığın dinmeyen acısıyla. Belki de Medusa olmalıyım… Hepsini tek bir bakışımla taş ederim. Sonra tıpkı onların yaptığı gibi tomalarla, panzerlerle, dozerlerle üstlerinden geçip un ufak ederim… Biz niye ölüyoruz ulan?! Siz ölün, sizi yaşatanlar ölsün! HAKSIZLIKKKKK! 

Nasıl kurtulacağız lan biz sizden? Dünya nasıl arınacak sizin gibi virüslerden? Yediğimizden, içtiğimizden, giydiğimizden, düşündüğümüzden, sevdiğimizden, seçtiğimizden korkmadan; altına oturduğumuz ağaç gölgesinden, berrak sularından yudumladığımız derelerinden, limonata esintili yaylalarından vaz geçmeden; çalışarak, paylaşarak, inanarak, güven duyarak, severek yaşama hakkımıza nasıl kavuşacağız? Kendimizi, çocuklarımızı, hayvanlarımızı sizden nasıl koruyacağız?

Kontrolden çıkmadan, kendisinden taşmadan, çaresizliğin baş döndürücü girdabına kapılmadan, bir önceki ana dönmeyi diliyor can havliyle. Ve perde iniyor gözlerine. Sıkılı yumrukları gevşiyor.

Televizyonun vızıltılı sesiyle harekete geçiyor. Eli kumandaya uzanıyor ve içi boş kurguların ışıltılı dünyasına açılan kapının düğmesine basıyor. Senaryoları Para-Noya Kuleleri’nin beşgen gölgesinde yazılmış, içi karanlık dışı neonlarla kaplı, sabun köpüğü gibi gökkuşağı baloncuklu dizilerin uyuşturucu, kimliksizleştirici, hiçleştirici ellerine bırakıyor kendini. Uzandığı kanapeden ekrana bakıyor. Ne bir gülümseme, ne bir hüzün, ne bir merak, ne bir korku, ne bir heyecan… Hiçbir duygu yok; ne yüzünde, ne içinde. Dışarıdaki dünyada onlarca ölü, yüzlerce yaralı var. Dışarıdaki dünyada milyonlarca sönen, harcanan, lağımlara atılan hayat var. Ne mutlu ki o bunların hiçbirini görmüyor, duymuyor, bilmiyor. Dört köşe ekranın karşısında, kanapesinde yatarken içi her türlü duygudan arınmış, steril durumda. Çok şükür ki, o artık yine aptal.

Watashi No Doshi – 2

Kendinizi nerede, ne zaman, kimlerle ya da nelerle tam ve bütün hissedeceğinizi bilebilir misiniz? Kendinizi eksik hissetmemek adına bünyenize parça olarak ekleyeceğiniz şeyin nüfuz edeceği alanın büyüklüğünü, köklerinin ineceği derinliği öngörebilir misiniz? O parça kopup gittiğinde ardında bırakacağı boşluğu nasıl idrak edersiniz?

İnsanın dişinde toplu iğne başı kadar yer kırılıyor da, ağzında havaalanı kadar bir oyuk varmış gibi hissediyor. Hayatınızın neredeyse yarısını birlikte geçirdiğiniz bir can gittiğinde, o yokluğu, yoksunluğu kendinize nasıl tanımlayabilirsiniz? Sizi zayıflıklarınız, acılarınız, kaçışlarınız ve korkularınızla; içinizdeki insanla, “gerçek sizle” yüzleştiriverdiği gerçeğini nasıl kabullenirsiniz?

Hayatının büyük çoğunluğunu “yapması gerekenleri yerine getirmek” düsturuyla, tam bir görev adamı kimliğiyle geçirmiş biri olarak yas tutmaya alışık olduğum söylenemez. Annemin öldüğü akşam, beni omuzlarımdan tutarak gözlerimin içinden ruhumun derinlerine bakan babamın “güçlü olmalısın” komutunu yaşamın birincil kuralı kabul edip fena halde içselleştirmiş olduğumdan; başta annem ve babam olmak üzere, gerek vefat, gerekse yolların ayrılması gibi nedenlerle yitirdiğim herkesin ardından “yapılması gerekenlere” odaklanmış, “güçlü” olmuştum. Gözyaşlarım, inkârlarım, öfke nöbetlerim, Tanrıyla pazarlıklarım ve karabatak kıvamında dalıp çıktığım depresyonlarım; neredeyse hepsi teamüller gereği yerine getirilen görev gibi sığ ve bana özel olmaktan uzaktı.

Teamüller karşısındaki bu uysallığım bir anlamda işimi de kolaylaştırmıştı: Düşünmek, sorgulamak, kendimi tanımak, seçim yapmak, karar vermek, sorumluluk almak zorunda kalmıyordum. Tembellik yapıyordum açıkçası. Ayrıca sıyrılmak da kolaydı. İşler yolunda gitmediği takdirde suçu atacak, suçlayacak, çaresizliğin, ezikliğin yarattığı öfke ve nefretimi yönlendirecek o kadar çok seçenek vardı ki.

Öncelikle dünyanın, kimsenin kimseyi sevmediği, değer vermediği; sahip olanlar, zengin olanlar, güçlü olanlar ve olmayanların cephelere ayrılıp kıyasıya savaştığı karanlık bir kaya parçası olduğuna inandırmıştım kendimi. O kaya parçasının üzerinde yalnız, değersiz ve kapana kısılmış hissediyordum. Elbette kendimi başköşeye oturttuğum tüm acınmalarda bir avuntu bulamadığım için de talihimi, tanrıyı, insanları, yağan yağmuru, yolda ayağıma takılan bir taşı, aklın alabileceği her şeyi, türlü bahanelerle destekleyerek suçluyordum. Ardından bu suçlama ve bahanelerden güç almaya başladım. Güçlü olmalıydım ya… Gücümün kaynağını da beslemeliydim. Dünyadaki varlığımdan duyduğum mutsuzluğun gerekçelerini o kadar çok tekrarlar oldum ki, bir süre sonra şanssız (kadersiz), değersiz, önemsiz olduğum inancı benim ve hayatımın gerçekliği olmuştu.

Kimse tarafından sevilmediğine inanan, aynı zamanda kimseyi sevmeyendir.

Güneş doğar, batar. Yaz gelir, kış gelir. Yıllar zaman nehrinde sürüklenip gider. Hayatımıza birileri girer, çıkar. Yollar kesişir, ayrılır. Bu akış içerisinde, tekrarlar ezbere, ezberler inanca, inançlar algıya, algılar davranışlara dönüşür ve uyuşmuş zihin için karanlığı kabulleniş başlar.

Güçlü, ayakları üzerinde dimdik duran, darbelere ve çizilmeye dayanıklı kalkanıyla bendeniz de bu kabullenişle, dalgalarla salınan bir denizanası kıvamında yaşıyordum. Mutlak bir tatminsizlik duygusunun eşlik ettiği, sözde hareketli ve renkli, özde son derece yavan bir hayatım vardı. Evet, her zaman için yardımsever, dost canlısı, fedakâr, esprili, neşeli, pratik zekâlı, ince düşünceli, hassas, sevecen, çalışkan, becerikli ve gerçek bir hayvan dostu olarak tanınıyordum. Oysa ayın karanlık yüzündeki tablo içler acısıydı.

Ama bir gün… Diğerlerinden farkını neden sonra kavrayacağınız, sıradan gibi görünen bir gün, minicik, miniminnacık bir kırılma yaşanır. Hayatınıza biri ya da bir şey girer. Aydınlık tarafta olduğunu düşlediğiniz, dilediğiniz her şeyi toplayarak bünyesinde hayatınıza yerleşir, özünüzle dış dünya arasındaki bağlantı parçası oluverir. Bu yeni oluşumu yaratan varlık, gece yaşayanların körlüğüyle hareket eden deneyimsiz zihninizin kavrayamadığı biçimde hayatınızı değiştirecek; hiç ummadığınız bir şekilde yaşamınıza ışığı sokacaktır.

Sizi gerçekte neyseniz o şekilde, tüm çıplaklığınızla görüp kabul eden; tüm kıyaslamaların, rekabetlerin, hırsların dışındaki bambaşka bir boyutta sizinle iletişim kuran bu varlıkla yaşamaya, onunla bütünleşmeye başladığınızda, içinizde en azından bir bölge; kalbiniz temizlenmeye başlar. Kendinizi saklamanızı, sakınmanızı gerektiren korku ortadan kalktığında geriye kalan sevgidir. Sizi katıksız, karşılıksız bir sevgiyle yıkayıp arındıran bu varlık; şekli şemali, cinsi cibiliyeti ne olursa olsun, gerçek dostunuz, yoldaşınız, belki ruhdaşınız, ama görmeyi bilirseniz mutlaka rehberinizdir.

O minicik siyam yavrusu hayatıma girdiği gün, sadece bir kedi yavrusuydu. Beni neşelendirecek, küçük, sevimli bir oyuncak gibiydi. Bilinçsizce ismiyle birlikte ona yüklediğim anlamı kavramama daha çok uzun yıllar vardı.

Güneş insanın içine nüfuz eden güzellikteki sıcaklığıyla oradayken, onun ışıkları hakkında tartışmayız. Yalnızca güneş gözden kaybolduğunda onun ışıkları hakkında konuşuruz. (J. Krishnamurti)

16 yılınızı birlikte geçirdiğiniz bir canlının size kattıklarını ancak o gittikten sonra idrak etmenin yarattığı duygunun adı hayıflanmak mıdır, pişmanlık mıdır, yıkım mıdır, hezimet midir, uyanış mıdır?

Bizler, bu dünya üzerinde hakimiyetini ilan etmiş insan ırkı olarak, kendimize yarar sağlamak üzere kurduğumuz her türlü ilişkiye sevgi diyoruz. İlgi görmek, onaylanmak, takdir edilmek adına ördüğümüz beklenti ağının içinde debelendiğimizi ve kendi çöküşümüzü hazırladığımızı fark etmeden kabartıyoruz telefon rehberimizdeki isim listesini.

Birilerini ya da bir şeyleri sadece var oldukları için sevmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Şehrin en kalabalık caddesinde, kaldırım taşının arasından başını gökyüzüne uzatmış minicik mor çiçeği görmüyoruz. İki bina arasındaki boşluğa birikmiş toprağa kök salmış fidanı fark etmiyoruz. Kara kışın ardından güneşin ilk ışıklarıyla beraber tomurcuklarla ağırlaşan dalları umursamıyoruz. Yavruları için yuva hazırlayan kırlangıcın telaşını, iki kıta arasında vapurlara eşlik eden martıların pervasızlığını, rüzgârla uçuşan bir yaprağın peşinde koşturup oynayan bir kedinin neşesini, kuyruğunu keşfeden bir yavru köpeğin heyecanını, ihtiyar bir adamın yüzündeki derin çizgilerdeki yaşanmışlığı görmüyoruz. Ağacı bize kağıt, odun ve gölge sağladığı için seviyoruz. Köpeği bize itaat ettiği, atı yükümüzü taşıdığı, ineği sütünü verdiği, tavuğu yumurtasıyla bizi beslediği için seviyoruz. Rüzgârı serinletirse, yağmuru barajları doldurursa, patronu maaşa zam yaparsa, iş arkadaşlarımızı bizi kollarlarsa seviyoruz. Giysilerimizden eşyalarımıza kadar yaşamımıza dahil ettiğimiz her bir nesneyi, işimizi gördüğü ve hatta itibarımızı yükselttiği müddetçe seviyoruz. İhtiyaçlarımızı gideren, beklentilerimizi karşılayan, açlıklarımızı doyuran, eksiklerimizi tamamlayan, varlığımızı onaylayan, gururumuzu okşayan, kendimizi güvende hissetmemizi sağlayan mekanizmalar ortadan kalktığında kendimizi çırılçıplak ve savunmasız buluyor; yoklukla, yoksunlukla yüz yüze geliyoruz. Bu aslında bize gerçekte kim olduğumuzu gösteren acı bir buluşmadan başka bir şey değil.

Benim Doshi’de bulduğum şey gerçek sevgiydi. Bu sevginin kaynağı benim sahip olduğum şeyler değil, onun doğasındaki sevme ve sevgisini verme yetisiydi. Elbette ona sıcak bir yuva, leziz ve sağlıklı yemek, rahat bir yatak, bolca oyun ve okşama sunmuştum. Bunların hiç şüphesiz önemi vardı. Ona zarar verseydim, fiziksel ya da duygusal olarak işkence etseydim zaten içgüdüsel olarak kendini korumak isteyecek ve bunun için de benden uzaklaşacaktı.

Önemli olan tüm dikkatimi kendime yönelttiğim zamanlarda, onu susturduğumda, onu ittirdiğimde, onu reddettiğimde bile beni sevmekten vaz geçmemesiydi. Benim kim olduğum, ne olduğum değil, sadece “olmam”dı onun sevgisinin yöneldiği. Beni azarlasan bile, bana bağırsan bile seni seviyorum. Evde kalmayacağın bir akşam, su ya da mama kabımı doldurmayı unutsan da, tuvaletimi temizleyemeye üşensen de, anlamsız gerekçelerle uykumu bölsen de, canın benimle oynamak istemese bile seni seviyorum. Başkalarıyla kavga etsen de, sürekli şanssızlıklardan şikayet etsen de, sarhoş olup kendini kaybetsen de, sınırlarını zorlayıp kendine eziyet etsen de, kendi huzurunu kendin yok etsen de seni seviyorum. Becersen de, beceremesen de; başarsan da, başaramasan da; zengin olsan da, fakir olsan da; sağlıklı olsan da, sakat olsan da seni seviyorum. Yalancı olabilirsin. Katil olabilirsin. Dolandırıcı olabilirsin. Şirret olabilirsin. Her şey olabilirsin. Hiçbir şey olabilirsin. Sen hepsisin. Sen hiçbirisin. Ve ben seni seviyorum.

İnsan ölümden korkabilir, ölümden kaçmak ve yaşamı uzatmak isteyebilir ama daima sonunda ölüm vardır. Ölüm yaşamın bir parçasıdır. Kişi ölümle yaşayabilir ve sonun anlamını anlayabilir mi? Bu, yokluğun anlamını anlamak demek. Kişisel bağlılıklarına, kişisel inançlarına son vermek demek. Kişi yokluğu anladığında, sonu anladığında yepyeni bir şey vardır. (J. Krishnamurti)

Hayatımda daha önce benzerini hiç yaşamadığım bir boşluk duygusuyla mücadele etmek üzere, iç dünyamda sağa sola koşturmaya başlamıştım ki, Doshi’nin bendeki yerininin büyüklüğünü, anlamının derinliğini kavramaya başladım. Ve sarsıldım.

Onun ölümünü geciktirmek için elimden geleni yapmam; onun ölüm kararını vermem; duyduğum suçluluk duygusu ve ruhumu ezen vicdani yük; umutsuzca başka bir yolu olup olmadığını sorgulayışım; çektiğim tarifsiz acı ve duyumsadığım bedel ödeme ihtiyacı; pişmanlıklarım, keşkelerim, göz yaşlarım… Bunların hepsi, kendini her şeyin merkezine alan egomun hayatımı zindana çeviren oyunlarıydı. Ben, belki de asla bana ait olmayan düşünce ve inanç kalıplarının esiriydim. Ben kefaret arayışıyla yanıp tutuşan, kendi arkasında duramayandım.

Sarsıldım çünkü başka hiçbir yerde bulamayacağım inancıyla bağımlısı olduğum sevgi kaynağı hayatımdan çıkıvermişti. Ve bir müptelanın yoksunluk krizi çekmesi gibi onu arıyordu gözlerim. Oysa o bana yolu göstermişti. O bana yöntemi de göstermişti. İnsanın kendi hayatının sorumluluğunu alması, kendi seçimlerini yapması, kendi yolunu çizmesi, kendi önünden çekilmesi; başta kendisi olmak üzere dünya üzerindeki canlı cansız her varlığı olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini anlatmıştı. Bizler ayrı ayrı parçalar değildik; hepimiz tamamiyle bütündük. Ve bunu idrak etmeliydim. Gerçek sevgiye ve iç huzuruna ulaşmanın tek yolu buydu.

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder. (C. G. Jung)

Şimdi, hayatımda koca bir boşluk ve yaradılışımın beni korumaya, dolayısıyla da her şeyi olduğu gibi, daracık bir alanda bırakarak beni güvende tutmaya çalışan yanıyla, özgürlüğe açılan kapıyı fark etmiş ve yola çıkmaya hazır yanının birbirlerini yoklayarak bilek güreşine tutuştukları bir masa var.

Umutsuzca gözlerim Doshi’yi arıyor. O gitmeseydi, gözümdeki perde kalkmayacaktı; tüm bunlarla yüzleşmek ve uğraşmak zorunda kalmayacaktım. Onun odadan çıkıp tembel adımlarla bana doğru gelmesini, gıcırtılı sesiyle söylenmesini, ellerime sürünmesini, televizyon karşısında tembelce yatmak için başımın etini yemesini, koynuma kıvrılıp tatlı mırıltılarıyla beni uyuşturmasını istiyorum. Yaşama dair bütün güvenimi üzerine yıktığım küçücük bedeninin dış dünyayla aramda kalkan olmasını istiyorum. Yapmak zorunda kaldığım seçimin, vermek zorunda kaldığım kararın, onu özgür bırakışımın bir kâbus olmasını istiyorum. Anca o zaman huzurla küçük oyun havuzumda saklanmaya devam edebilirim ve her şey alıştığım gibi, bildiğim gibi, tanıdığım gibi kalabilir. Anca o zaman ustası olduğum mücadeleye devam edebilirim.

Oysa o gitti. Ardında özgürlüğe açılan kapıyı açık bırakarak gitti. Gözlerimi kapadığımda birbiri ardına akıveren anılar albümüdeki karelerden bana bakıyor: “Seninle ayrılmadık; senden kopmadım. Asla yalnız olmadığını; benim, beni ellerinle yerleştirdiğin toprağın, üzerime dizdiğin taşların, çevremde salınan otların, üzerimde gezinen böceklerin, uçuşan kuşların, parlayan güneşin, düşen damlaların, sokağa yayılan notaların, mutfaklardan taşan yemek kokularının, rüzgârla taşınan tohumların, bir kitaptaki satırların, bir kuşun kanadındaki renklerin, kulağına çarpan kahkaların, binlerce kilometre ötede birinin döktüğü gözyaşlarının, bir ihtiyarın duasının, bir gencin umudunun, bir çocuğun açlığının, bir zenginin sakatlığının, tüm kainatın bir parçası olduğunu kabul ettiğin gün yalnızlığın dinecek”.

Yaradılıştan bu yana her şeyin tam olarak olması gerektiği zamanda, olması gerektiği yerde, olması gerektiği şekilde gerçekleştiği şu evrende yalnızlığımı dindiren o küçücük bedenli dev ruha veda ederken anladım ki, ben onu değil, o beni büyüttü.

Watashi No Doshi

İlk Paco geldi. Beyaz üzerine sarı, siyah, tekir karması uzun tüyleri vardı. Annemin ölümünün acısını unutturur, oyalanırım düşüncesiyle hiç itiraz etmedi babam ve yılların yasağı delinmiş oldu. İlk göz ağrımdı. Oyun oynayıp ortalarda koşturan renkli bir yumaktı. Evimizin önündeki elli santimlik minik çam ağacı onun ilk tırmanma tahtasıydı. Büyüdükçe benden sıkıldı; 1 yaşına geldiğinde o artık babamın kızıydı. Bir kıza erkek adını koymuştum çünkü ergenliğime denk gelen o yıllarda Paco de Lucia modaydı. 2 yaşını göremedi, çünkü araba altında kaldı.

Canis’i komşunun bahçesinden çaldık. Sıdıka’yla okuldan çıkmış eve giderken beyaz bedeninin üzerindeki siyah maskeli yüzüne vurulmuştuk. 3 aylık ya var ya yoktu; dünyayı keşfetmeye hazırdı. Eve gelip benimle yaşamakta hiç zorlanmadı, hemen alıştı. Karakteri gereği nazik, neşeli ve şefkatliydi. Ne yemek seçerdi, ne ortalığı dağıtıp kirletirdi. Yemeği masadan yemeyi ve tuvalet ihtiyacı için klozeti kullanmayı tercih ederdi. Tam bir küçük hanımefendiydi. Ev sahibim zehirledi; kapıcı götürüp defnetti.

Chattie kendi kendini davet etti. Bir gün ansızın çıkıp geldi, eve yerleşiverdi. Sigaramın dumanıyla aynı renkti. Sarılmayı çok severdi. Yemyeşil hülyalı gözleriyle beni cezbedip kendi bildiğini okuyan bir dilberdi. Beslediğim hamster ondan çok çekti. Benimle taşınmak yerine, geldiği gibi ansızın gidiverdi.

Punti’yi annesi Selim’in balkonuna terk etmişti. Selim de göbek bağı duran miniği benim ellerime bırakıverdi. Bir koşu eve götürdüm. Elektrikli battaniyenin içine yatırdım. Eczaneden bir sürü enjektör, bakkaldan süt aldım. Besledim, temizledim. Çişini kakasını yaptırdım. Göbeğime bağladığım atkının içine yatırıp 2 hafta kanguru gibi yaşadım. Ama onu da yaşattım. Anıları saymakla bitmez. Kendisini insan zannederdi. Masada tabaktan yemek yerdi. Televizyon izler, kanal değiştirince ekrana vurup söylenirdi. Kıymalı kabağı, zeytini ve karpuzu çok severdi. Benim nazım ona, onunki bana geçerdi. Onun yanında kimse bana bağıramaz, sesini yükseltemezdi; aslanlar gibi önüme geçer, kucağıma tırmanır, karşımdakini susması gerektiğini anlayana kadar azarlayıp sonra da pençelerdi. 13 yıl koyun koyuna yaşadık. Bir gün ansızın kucağıma çıkıp boynuma sarıldı. Vedalaştı ve pencereden çıkıp sırra kadem bastı.

Tüm kedilerimin isimlerini onların fiziksel ya da karakteristik özelliklerine göre koymuşumdur. Bruno mesela. (Aslen Burun O da nüfus kağıdına öyle yazdırmak saçma olacaktı) O kara benekle yüzünde ilk dikkat çeken nokta burnuydu bebekken. Püskül mesela. Beni öpücüklere boğması, sürekli kırıtarak yürümesi, poposunu bacaklarıma dayaması o püskül püskül kuyruğunun gerisindedir hep.

Bir tek kedime isim bulurken uzun uzun düşündüm. Onun hayattaki en iyi dostum olmasını istemiştim. İki ayaklı kimsede bulamadığım yakınlığı, sadakati, sevgiyi paylaşmayı arzulamıştım. O zamanlar her nedense elimin altında bulunan Japonca-Türkçe sözlüğe baktım ve bulduğum sözcükten çok memnun kaldım: Doshi. Can yoldaşı, dost, dostluk ruhu anlamına gelen bu sözcük 16 yıl boyunca o zarif, asil bedende bir isim olarak yaşadı benimle birlikte. Ona yüklediğim bu ağır görevin altından başarıyla kalkmakla kalmadı, hayallerimin ötesine geçip çok daha fazlasını verdi bana. Bir sigara paketinden hallice ebadıyla hayatıma girdiği günden itibaren, yaşamımın her anında yanımda oldu.

Doshi, iş arkadaşımın Siyam cinsi kedisinin ikinci batın mahsulü bebeğiydi. Arzu’yla yavrulardan birini almak üzere sözleştiğimde seçimi ona bırakmıştım. “Ya bir tanesi var, bulamadım hangisi, sürekli işiyor” demişti. Doğru bildiniz, o sidikli düşmüştü benim şansıma. Geldiği andan itibaren bir hafta boyunca sürekli altına kaçırdı. Pişman olmadım ama.

İlk aşılarını yaptırmak için Selimiye Hayvan Hastanesi’ne götürmüştüm. Ertesi gün alevler içinde yanmaya başladı. Dehşete kapıldım ve hemen özel bir veteriner kliniğine götürdüm. Aşıdan zehirlenmiş olduğu çıktı ortaya. Senelik iznim olan bir hafta boyunca her gün, sabah akşam serum yedi. Salopetimin ön cebine otururdu. Kliniğe gittiğimizde, kucağıma bir naylon torba, üstüne örtü serer, Doshi’yi o şekilde kucağıma yatırırdım. O serumunu alırken, ben ona kitap okur, başını okşardım. Serumu bitince toparlanır, eve gitmek üzere yola koyulurduk. Serum yüzünden hızlıca dolan küçücük mesanesi yüzünden yarı yolda çiş molası verirdik; yol ortasında çiş yapmaktan duyduğu utancını yatıştırmak için kulağına şarkılar söyleyerek tekrar salopetimin ön cebine oturturdum. Bir haftanın sonunda “Haydi Doshi, gezmeye gidiyoruz” dediğimde kapıya koşar olmuştu. Ve 1999 yılının Temmuz ayında, Doshi ve ben Moda Çay Bahçesi’nin ilginç ikilisi olmuştuk.

Ağustos ayının 17. gecesi yer gök birbirine karıştığında Doshi’ye yatakta büzüşüp birbirimize sarılmış, sarsıntıların bitmesini beklemiştik korkuyla. Evden çıkarken iki şey almıştım: Doshi ve cüzdanım.

Buruşturulan kağıt sesine dayanamazdı. Hatta diyebilirim ki, başka hiçbir şey onu bu kadar neşelendiremezdi. Buruşturduğum kağıt topunu atardım; küçük bir yavru köpek gibi heyecanla koşturur, alır, getirip elime bırakırdı. Tekrar atmam için de hevesli gözlerini yüzüme dikerdi. Dakikalarca oynardık böyle. Daha yaşını doldurmadan üremeye hazır olduğuna karar verdi. Genç bedeninde hormonlar hor hor çağlarken, kapı gıcırtısını andıran sesi de evin içinde çın çın ötüyordu. Yatıştırmak için denemediğim şey kalmamıştı. En sonunda arkadaşımın azgın İran kedisiyle tanıştırdım. Kendisinin en az iki katı oğlanı görünce korksa da kısa zamanda aşka dönüştü. Ve hep onunla birlikte oldu; başka kimsenin yüzüne bile bakmadı.

İlk doğum sancıları başladığında yatmış uyumaya hazırlanıyordum. Su kesesi üzerimde patladı. Korkusundan doğum yapamıyor, benim peşimde dolanıyordu. Yatağı naylonlarla kapladım. Üzerine battaniyeler örttüm. Ardından uzanıp yattım. Koynuma yattı ve o ıkındıkça ben onu sakinleştirmeye çalıştım. Annelik ya da doğum hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Hiçbir hayvanın doğumuna tanıklık etmemiştim. Ama o gece, hem Doshi, hem de benim için bir ilkti. Birlikte yaptık her şeyi. Ben ona masajlar yaptım, o teker teker yavruları doğurdu. Doğan her yavruyu alıp özenle kesesini yırtıyor, silip kurutuyor; göbek bağını kesip düğüm atıyor, Doshi’nin yanına bırakıyordum. Akşam saat 22:00’de başlayan doğum sabah saat 09:00’a kadar sürdü ve toplam 9 bebek dünyaya getirdi(k). Gerçi iki tanesi doğumdan hemen sonra öldü; kaldı 7 bebek. Bir sonraki sıkıntımız Doshi ve bebeklerinin nerede yatacağıydı. Kumaşlarla kapladığım kutuyu sobanın önüne koymuş, anne ve yavruları içine yerleştirmiştim. Tam gözümü yummuştum ki, incecik bir ciyaklamayla sıçradım. Beceriksiz anne Doshi, yavrularını sağa sola çarparak, düşürerek yanıma taşımaya çalışıyordu. Sonuçta, Doshi, yedi yavru ve ben, iki ay boyunca iki kişilik kanepemde uyuduk. Yavruları birlikte büyüttük; birlikte yuva sahibi yaptık. Toplam üç doğumdan sonra bana fenalık gelene kadar Doshi dünyaya toplam 21 bebek hediye etmişti bile. Kısırlaştırma ameliyatından sonra bana hiç kızmadı. O zamanlar hiçbir doktorun uyarmadığı üzere, üç doğum ve toplam 21 bebek onarılamayacak hasarı vermişti bile. Ve ben o zamanlar bilmiyordum. O doğumlardan bize hatıra olarak kara burunlu oğlan Bruno ile yoğun kalsiyum kaybından dolayı zayıf dişler ve kemikler kalmıştı.

Anca beraber kanca beraber dostluğumuz yıllar içinde pekişti. Doshi zeki olmasının ötesinde çok güçlü bir karaktere sahipti. Konuşkan, neşeli, şefkatli ama en önemlisi sevgi dolu, sadık bir can yoldaşıydı. Birlikte güldük. Birlikte ağladık. Birlikte korktuk. Birlikte uyuduk. Her şeyi birlikte yaptık.

Derin ve anlamlı bakan masmavi gözleri, duygularını direkt dışarı vuran ince kaşları, çok düzgün bir burnu, minicik ama karakterli bir çenesi, kulak tırmalayıcı bir sesi vardı. En çok kaşlarını severdim. Kızdığında çatılması, şaşırdığında hayretle havaya kalkması, merak, sevinç, üzüntü, korku gibi farklı duygularıyla şekilden şekle girmelerine hayran olurdum. Benimle iletişim kurarken kullandığı kelimelerdi kaşları ve anlamlı bakışları.

Temizliğine çok düşkündü. Tuvaletini temizleyip taze kum koyduğumda, daha arkamı dönmeden o iş başına geçmiş olurdu. Temiz tuvalete ilk girmeyi kim sevmez! Yemek konusunda çok seçiciydi. Asla bilmem sofradan bir şey istediğini, benim yemeğimden tırtıkladığını. (Ayran hariç. Bayılırdı benim bardağımdan ayran içmeye) Masaya yanaşmazdı bile. Bir keresinde balık pişirmiş, ona da ikram etmiştik. Ne mümkün, yüzüne bile bakmadı. Eve misafir geldiğinde mutlaka arzı endam eyler, iltifatları toplamadan da ayrılmazdı. Kedi sevmeyenlere ayrı bir takıntısı vardı. Benim sevilmeyecek neyim var ayol, deli misin, dercesine zorlar, kendini sevdirene kadar üstlerine giderdi. Çocuklara karşı çok şefkatli, bebek kedilere karşı da bir o kadar tahammülsüzdü. Kavga gürültüyü asla hoş görmezdi. Serkan’la tartışacak olsak, araya girer, sesimizin tonunu düşürmedikçe de kıpırdamazdı. Attığı fırçalar da cabası. Fotoğraf çektirmeye bayılır; umursamıyormuş, poz vermiyormuş gibi görünmeye çok dikkat ederdi. Gölgem gibi peşimde dolaşır, bir dakika boş bırakmazdı. Az kapışmadık bu yüzden. O minik kara patileriyle ben dürter, neyle uğraşıyor olursam olayım, bırakıp onunla ilgilenmemi isterdi. Tabii aramızda bir itiş kakış başlardı. Çoğunlukla ben kazansam da, onun inatçı dayatmasına yenik düştüğüm de çoktur. Ne olursa olsun, sarsılmaz tek kuralı benim yanımda yatma ayrıcalığıydı. Televizyon mu izleyeceğim, o da yanımda olacak. Kitap mı okuyacağım, ay ne münasebet, onunla ilgilenmek varken! Bilgisayar başında çalışıyor muyum, e kucağım boş… Niye oturmasın ki!

İlk dişini 2003 yılında kaybetti. Ona acı veren diş ameliyatla çekilmişti. Tek bir kanin de olsa, bu eksiklik onu yaralamıştı. Yine de renk vermedi. Yanımdaki güçlü varlığı hiç sarsılmadı. 2004 yılında tanıştığım eşime kaynanalığını da itinayla yaptı. Yan yana oturduğumuz kanapede zorla aramızdaki daracık yere girer, ufacık gövdesine aldırmadan tepeden bakan gözleriyle Serkan’ı süzerdi. Sanırım annemle tanışmaktan daha eziyetli olmuştur Serkan için. Oturduğum evden taşınırken, yeni eve yerleşirken, evlenirken, meraklı, bilgiç suratıyla çevremizde dört döndü. Ameliyat olup eve geldiğim gün ağlayışını unutamam. Yanıma yatmış ve kıpırdamamıştı.

Yıllar geçti. Geçen yıllarla birlikte dişleri de tek tek veda etmeye başladı. Dökülseler bu kadar zor olmazdı. Hep enfeksiyon, hep yaralarla ona eziyet etti ağzı. Yaşlandıkça ameliyatlar güçleşiyor, riskli hale geliyordu. Yine de her birinden kurtulmayı başardı.

2010 yılında Doshi artık yaşını başını almış bir kedi, evin ana kraliçesiydi. Serkan’ın sokaktan kurtarıp evlat edindiği Püskül, onun onayı olmadan eve getirildiği için çok içerlemiş, evde kimin sözü geçtiğini unutan biz iki haddini bilmeze de Püskül’ü bir ay boyunca salona hapsederek ağzının payını vermişti. Elbette baş yardakçısı Bruno ile birlikte. (Bu arada Siyam-İran kırması olan oğul Bruno da, yüz hatlarının yanı sıra çenebazlığını da annesinden almış, şahsına münhasır bir diğer karakter. Anne, gel, hayır, ver gibi sözcükleri telaffuz ederek aklımızı başımızdan alan; hisleri çok güçlü, karakteri çok sağlam, duyguları çok saf, müdanasız bir tip.)

Doshi’nin izni olmadan kimsenin haddine değildi bana yanaşmak, hele de benimle birlikte uyumak. Benim yegane arkadaşım oydu ve başkalarıyla ilişkim de onun onayına tabiydi. Benim de hiç şikayetçi olduğum söylenemezdi. Onu bir hayvan olarak görmedim hiç. İnsan olarak da görmedim. O benim dostumdu. Her şeyi konuştuğum, anlattığım, paylaştığım yarenimdi. En önemlisi de, beni her halimle kabul edip sarsılmaz bir sevgi ve sadakatle yanımda duran, sonuna kadar güvendiğim canımın bir parçasıydı.

Takvimler 2013’ün Ağustosunu gösterirken Doshi eski haşmetini hızla yitiriyordu. O kara yüzünün rengi açılmaya başlamış; gövdesindeki tüyler neredeyse beyaza dönmüştü. Gözlerinde katarakt vardı. Su içebilmek için önce patisini kaba uzatıyor, mesafeyi ölçüyor ardından suyu içebiliyordu. Daha yavaş hareket ediyor, daha çok uyuyordu. Bir ağız enfeksiyonu daha baş gösterdi.Püre halindeki mamaları bile yerken acıyla irkiliyor, patisiyle yüzünü ovuşturuyordu. Yemeyi kestiğinden hızla kilo kaybetmeye başlamıştı. İlerlemiş yaşı ameliyatı çok riskli hale getiriyordu. İlk o zaman bir karar vermem gerekti: Ameliyat edilirse enfekte dişten, dolayısıyla da ağzındaki yaradan kurtulacak, yeniden yemek yemeye başlayacak ve hayatını daha sağlıklı sürdürebilecekti. Öte yandan, anesteziye dayanamayarak ölebilirdi. Zor bir karardı ama doktora derin bir güvenim vardı. Onayladım. Hayatımın en uzun 15 dakikasıydı. Doshi sersemlemiş ama hayattaydı. İyice kendine gelmesini bekledikten sonra, her zaman olduğu gibi önüme astığım sırt çantamın içine oturttum onu. Bahariye Caddesi’nde, çevredekilerden iltifatlar toplaya toplaya döndük evimize. Doshi düzenli yemek yemeye başladı. Bir hafta gibi kısa bir sürede kilo aldı, palazlandı. Her şey yoluna girmişti.

Sonun başlangıcı olduğunu bilmiyorduk henüz.

Serkan Türkmenistan’a gittikten sonra, Doshi, Bruno ve Püskül’le çekirdek aile olarak yaşamaya başladık. Doshi evin büyüğü (15 yaş), Bruno müşkülpesenti (14 yaş), Püskül ise (5 yaş) kıpır kıpır haşarısıydı. Ben ise sürekli her şeyden şikayet eden iki ihtiyar yüzünden geriyatri koğuşunda yaşıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Doshi anca konserve mamaların suyunu içebiliyor; Bruno hiçbir mamayı beğenmiyor; Püskül sevmelere öpmelere doyamıyordu. Mutfakta onlara kurduğum açık büfe ile tüm sokak doyabilirdi ama yere konan çeşit çeşit mamalardan sadece Püskül nemalanıp semiriyordu.

Zaman akıyor, Doshi giderek beyazlayıp zayıflıyordu. Yataktan sadece beni karşılamaya kalkıyor; her nerede konuşlanıyorsam orada yanımda yatmak istiyordu. Eğer yatmıyorsam da, avaz kıyamet beni zorla ya kanapeye ya da yatağa sürükleyip koynuma kıvrılıyordu. Uykusunda sürekli titriyor, çoğu zaman yüksek perdeden acı miyavlamalarla uyanıyordu. Öyle zamanlarda nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım, işi gücü bırakıp hemen yanına koşuyor, “Evindesin güzelim, yatağındasın, bak ben yanındayım” diyerek sakinleştiriyor; tekrar uykuya dalana kadar yanında bekliyordum. O uyurken odaya girip ışığı yakarsam dehşetle uyanıp çığlıklar atmaya başlıyordu ve aynı süreçleri tekrar tekrar yaşıyorduk. Endişeleniyor yine de koşar adım sona gittiğimizi kabullenemiyordum. Veteriner kuduz aşısı yapmayı çoktan bırakmıştı. Bir siyamın 15 yıl yaşaması bile büyük bir şeydi. Hazırlıyordu beni. Oysa asla hazır olamayacaktım.

2015 Aralık sonu, Serkan’la yılbaşı tatiline çıktık. Bir hafta kalıp dönecektik. Yıllardır hayalini kurduğum Floransa seyahati için ne kadar heyecanlanıyorsam, Doshi’yi bırakacak olmak da beni o kadar geriyor, endişelendiriyordu. Gamze’ye resimli katalog ve uzun bir talimatname; eve temizliğe gelen Fatma’ya da titizlikle uyulması gereken direktifler bıraktım. Alarm sistemi her açılıp kapandığında bana elektronik posta geldiğinden kimin saat kaçta girdiğini, ne kadar kaldığını, ne zaman çıktığını takip edebiliyordum. Her ne kadar hassasiyetlerinden asla şüphe duymuyorduysam da, Doshi ile ilgili kaygılarım yüzünden atmaca gibi kontrol ediyordum. Eve döndüğümüzde kendimi Doshi’nin kollarına attım dersem yalan olmaz. Onunla geçirdiğim her gün, ölümden çalınmış değerli anlardı benim için. Ona, asla ölmeyecekmiş gibi davranıyor ama içten içe mutlak sonun kaygısıyla acı çekiyordum. Hareketlerinin ağırlaşması, bir apolet gibi sürekli omuzumda oturma arzusu, dibimden ayrılmaması eski günlerin aksine korkumu körükleyen emareler olmuştu.

Nisan sonunda Doshi hiçbir şey yememeye başladı. a/d ve Recovery gibi özel besin takviyelerine bile burun kıvırıyordu. Ağzında ise ağır bir koku vardı. Elbette düştük yollara; yapılan muayene ağzında kalan son kaninle üstteki kırık pirinç tanesi kadar minicik dişlerin de çürüyüp enfekte olduğunu gösterdi. Bugüne kadar ağzından çektiği sıkıntılar onda travmaya dönüşmüş, hiçbir şekilde ağzına dokundurmaz olmuştu. Başını okşarken elim kazara yanağına kayarsa, şiddetle başını kaçırır, elimi ittirirdi. Bu yüzden de enfeksiyonu saklayabildiği kadar saklamıştı. Doshi artık 16 yaşındaydı. Narkoz alması söz konusu bile olamazdı. Anca hafif bir sedasyonla dişler çekilebilirdi. Onu da kaldırıp kaldıramayacağı şüpheliydi. Önümde iki seçenek vardı: Ya enfeksiyon yüzünden ölecekti. Ya da dişler çekilecekti. Bir hafta süreyle doktorun verdiği antibiyotiği yutturdum. Amaç enfeksiyonu kurutup onu rahatlatmak, yemek yiyip güç toplamasını sağlamaktı. Kavga dövüş geçen ilaç yutma seansları iltihabı bir nebze hafiflettiyse de ne yazık ki kurutmadı. Böbrek ve karaciğer hasarı yaratma endişesiyle ilaca yüklenemiyorduk. Artık iş benim gözümü ne kadar karartacağıma bakıyordu.

İnsan oturduğu yerden böyle kararları çok kolay veriyor. Eh şansı yarı yarıya. Enfeksiyon yüzünden ölmesindense operasyonu deneriz, demek gerçekten kolay. Ben de öyle dedim. Hiçbir veterinerin de bu yaşta bir kediye müdahaleye kalkışmadığını da göz önünde bulundurunca, bu maceraya atılmayı göze almış bir hekim bulmuşken Doshi adına zar atmaktan başka yolum kalmamıştı. 16 Mayıs’ta operasyona giderken yol boyunca bana söylendi. Ben de ona bin bir dil döküp sakinleştirmeye çalıştım. Veterinerle tekrar tekrar konunun üzerinden geçtik. Riski konuşup konuşup duruyorduk. Karar vermem gerekiyordu. Masanın üzerinde oturan 1,5 kilo kalmış bedene baktım. Ondan vazgeçmem mümkün değildi. Yapacaktık. Hayatımın ikinci en uzun 15 dakikasını geçirdim. Can dostum yine atlatmıştı. Sersem ve yorgun bakışlarla karşıladı beni. Sevinçle kucakladım. Kendine gelmişti. Yapılan şey için kızgındı. Beni gördüğüne mutluydu. Haydi eve gidelimdi.

Eve döndük uçarcasına. Haber bekleyen arkadaşlarıma resimli mesajlar yolladım. Kaç kişi derin bir oh çekmiştir bilemiyorum; Doshi hayattaydı! Evin içinde gezindi, dolandı. Kanapeye yanıma geldi, süründü ellerime. Sarıldık birbirimize. Sonra içeri yatak odasına gitti, uyudu. Ben de dinlenmesi için onu rahat bıraktım. Bruno ile Püskül bile gitmiyordu yanına. Akşam saat 18:00’de bir patırtı duydum. Yatak odasına koştuğumda Doshi’yi yerde buldum. Yataktan inmiş, sersemliği yüzünden düşmüştü. Hemen kaldırıp yatağa koydum. Akşam 7’de yemek ve su verecektim. Bir saat yanında yattım. Bedeni soğuktu. Kıvrıldı koynuma. Nefesini dinledim kendiminkini tutarak. Ve birden nefes sesi duymaz oldum. Üzerimden örtüyü atıp nasıl fırladığımı bilemiyorum.

Filmlerde biri öldüğünde yanındaki deli gibi ölenin adını haykırır. Çok ahmakça değil mi? Ben öyle düşünürdüm. Ama haykırılıyormuş işte. Ağlayarak defalarca adını haykırdım. Elimi karnına bastırıp çektim. Bilinçsizce yaptığım bu kalp masajı derin bir solukla karşılık buldu. Geri dönmüştü. Bedenini sıcak tutmak, su içirip vücudundaki ilacı atmasını beklemek dışında yapılabilecek bir şey yoktu. Su kaynatıp termofora koydum. Battaniyelere sarıp yatırdım. Bir yandan da vücuduna masaj yapıyordum. Bir saatin sonunda uykuya daldı. Gözleri hep açıktı ve bu dehşet verici bir görüntüydü. Gözlerini yumacak kadar bile gücü yoktu. Saat 23.00’te boğulurcasına kustu ve ardından bayıldı.

Saat 03:45’te şiddetli bir taşikardi geçirdi. Bir saat boyunca saatte 100 km hızla koşuyormuşçasına ağzından nefes aldı. Göğsüme yatırıp vedalaşmaya başladım. Elimin altında muazzam bir hızla atan kalbi içimi derin bir üzüntüyle kaplıyordu. Bir saat sürdü bu eziyet de. Benden her uzaklaşmaya çalıştığında, bir ahmak gibi onun yanında olduğumu hissettirmeye çalışıyor, farkında olmadan ölmesine izin vermiyordum. Yatağa geçtiğimizde saatler 05:30’u gösteriyordu. Benden uzaklaşma çabası kalın kafama dank etmiş, her zaman yattığı yere bırakmıştım onu. Yan yana, birbirimize temas etmeden sabah 8’e kadar yattık.

Sabah yataktan kalktı; tuvalete gitti. Çıkmadık candan umut kesilmiyor işte. Şükürler olsun, kendini toplamaya başladı, dedim içimden. Su verdim, bir iki yudum anca içti. Mamaya bakmadı bile. Odaya dönerken yolda defalarca durdu. Yürümeye mecali yoktu. Yatağa götürdüm. Bruno’ya sokuldu ve hayatının en küskün bakışını fırlattı bana. Veterinerle konuştum. Getirin, bakalım, gerekirse serum bağlayacağız, dedi ifadesiz bir sesle. Telefonun ucundan alabildiğine özenle seçilmiş kelimelerle konuşan Günnur ise hazırlıklı olmamı tembihliyordu.

Odaya dönüp Doshi’ye doğru eğildim. “Seninle anlaşalım, seni eve getirdiğim ilk gün, hayatının sonuna kadar tüm gücümle senin için en iyisini yapmaya söz vermiş oldum. Senin sağlıklı, mutlu ve huzurlu yaşaman benim sorumluluğum. Bunun ötesinde sevgim. Bunun için bana kızamazsın. Kızmamalısın. Denemek zorundayım. İkimiz için de bunu yapmak zorundayım. Şimdi doktora gideceğiz ve bakalım sana nasıl yardım edebiliriz, onu göreceğiz.” Arkasını döndü.

Ne dedim size, insan oturduğu yerden çok kolay karar veriyor. Mangalda kül bırakmıyor hatta. Cumartesi geceki gibi bir durumla tekrar karşı karşıya kalacaksa Doshi’ye yapılması gereken tek şey kalıyordu ve bu iğrenç, bu korkunç, bu tahammül ötesi müdahaleyi yaptıracaktım. Çünkü onu seviyordum. Çünkü onun acı çekmesine seyirci kalamazdım. Çünkü onu huzura kavuşturmalıydım. Çünkü onu serbest bırakmalıydım. Tabii ki yapardım.

Veterinere giderken, o cansız haliyle o kadar acı acı miyavlıyordu ki… Tanrıya yalvarmaya başladım, ne yapmam gerekiyor, doğrusu ne, lütfen bana yol göster! Kliniğe girdik. Muayene odasında ışığa tepki bile vermeyen göz bebekleri, halsiz bedeniyle iyice ufalmış görünen Doshi için kurtuluş umudu yoktu. Ameliyat kararım, süreci hızlandırmış, can dostumu ötenazi eşiğine getirip bırakmıştı. Serum, vitamin vermek bir ya da iki gün kazandıracaktı. Eve döndüğümüzde tekrar kriz geçirme olasılığı çok yüksekti. Böbrek ve kalp hasarı söz konusuydu. Bir türlü bırakmaya yanaşmadığım için can dostum ve biricik kızım son nefesini veremiyor; benim ölüm fermanını çıkarmamı bekliyordu çaresizce.

O incecik kolunu tuttum traş edilirken. Damarı çıksın diye sıktım anjiyo takılırken. Serum bağlandı ve Doshi ağlamaya başladı. Kucağıma çıkmak için hamle yaptı ama kablolara takıldı. Alıp omzuma yasladım başını. Bir yandan deliler gibi ağlıyor, bir yandan bu kararı veremeyeceğim için özür diliyordum. Onu öldürmelerini söyleyemezdim.

Ağlamaktan nefes nefese kalmış, arka arkaya özür dilerken birden bütün sesler sustu. Ben, Doshi, dış dünya… Her şey sessizliğe gömüldü. “Huzurla gitmene izin vermediğim ve seni zorla burada tutmaya çalıştığım için senden özür diliyorum; lütfen beni affet. Seni seviyorum” cümleleri döküldü ağzımdan. Birkaç kez tekrarladım. Veterineri çağırdım; başlayalım, diyebildim fısıltıyla. Beni dışarı çıkardı.

Ağlamak değildi artık benimki. Yalnızdım ve verdiğim kararın ağırlığı sadece ruhumu değil, tüm bedenimi, hatta tüm dünyamı eziyordu. Günnur’u aradım ve başladı, dedim hıçkırıklar arasında. Geliyorum, dedi. Koltuğa çöktüm. Sağa sola sallanarak bir ritim tutturmuş, ağzım burnum köpürerek ağlıyordum. Dayanamayıp kalktım ve muayene odasının penceresinden içeri baktım. Bir yanım bunu yapmak zorunda değilsin, bunu yapma diyordu ama Doshi’nin yanında olmak boynumun borcuydu. İçeri girdim. İki nefes çıktı boğazından o anda. Panikle döndüm doktora: “Acı mı çekiyor, neler oluyor?” “Son nefesleri bunlar”, diye yanıtladı şefkatle. “Dün akşamki gibi”, dedi. İşte o cümle benim kırılma noktam oldu. “Hayır, dün akşamki böyle değildi”, diye çığlık attım. “Dün akşam nefes nefese kalmıştı. Bu farklı. Allahım öldürdüm onu…” Muayene odasından fırladım. Kendime tahammülüm yoktu. Elimin altında bir silah olsa, hiç tereddütsüz kafama dayayıp tetiği çekebilirdim. Dehşet içinde, doktora yanlış bilgi verdiğimi ve Doshi’yi öldürdüğümü düşünüyordum. Hiçbir Tanrı affetmezdi bunu. Ve ben. Kendimle asla yaşayamazdım. Doktor koşup yanıma geldi. Onun da beti benzi atmıştı. “Bakın, dedi, hasta yakınlarının söylediklerini baz alarak kalkışabileceğim bir işlem değil bu. Ben bir hekimim. Ama aynı zamanda bir insanım. Benim de vicdanım var. Bir canlıdan söz ediyoruz. Doshi’yi uzun zamandır tanıyorum. Sizin söylediklerinizi dinledim. Muayenemi yaptım. Bulgularım çok net. Sizin sözünüz üzerine yapmadık bunu. Şimdi içeri gidiyorum. Bitince size haber vereceğim” dedi ve gitti. Allah’ım bana yardım et, diyerek ağlıyordum oturduğum koltukta sallanarak. O anda ezan okunmaya başladı. Kızım ezanlarla gidiyor diyerek büsbütün kendimden geçtim. Bir yandan da aklımda kalan ne kadar sure, dua varsa okuyup üflüyordum. Doktor geldi yanıma, gözlerini yumdu usulca. Bitmişti.

Günnur geldiğinde kendimi tamamen bıraktım. Duygusal bir kaos yaşıyor, çevremde kim varsa onu da sürüklüyordum. Doktoru perişan etmiştim; farkındaydım ama engel olamıyordum. Onun öldüğünü, bu ölüme bizzat benim izin verdiğimi kabul etmeme, bu suçluluk duygusuyla yaşamama imkân yoktu. “Onu temiz bir kutuya koyalım, öyle götürelim”, dedi Günnur ve dışarı çıktı kutu bulmaya. “Eşya gibi taşıtmam kızımı; getirdiğim gibi çantamda, göğsümde götüreceğim” diye hıçkırdım. Çaresiz, sarıp sarmalayıp yerleştirdiler çantama. Yol boyunca sarıldım sımsıkı. Benim canım, benim dostum, benim kızım, benim sorumluluğum, benim görevim, benim en ağır vicdani yüküm…

Yürüdük eve doğru. Arka bahçeye gittik Günnur’la. Fatma yanında bir arkadaşı olduğu halde, elinde kazma kürek geldi. Kazıverdiler toprağı kolayca. Çıkardım minnacık çıkını çantamdan. Açtım sargıları. Cansız bedenini kucakladım. Öpüp kokladım defalarca. Arka apartmandan bir klasik müzik yayıldı. Bahar kadar hafif parça eşliğinde yerleştirdim mezarına. Toprakla direk temas etmeli demişti doktor; üzerine attım toprağı. Onu kirlettiğimi düşünerek ezildim bir kez daha. Ağlarken ne yaptığımı, ne söylediğimi bilemiyordum. Fatma elimden küreği aldı; arkadaşı ile iyice kapadılar üzerini toprakla. Dört kişi, taşları dizdik üzerine. Kendi gibi minik bir mezar yaptık. Bitmişti işte.

Üzerinden sadece 2 gün geçti. Eve girmekte zorlanıyorum. Evde oturmakta zorlanıyorum. Yutkunmakta zorlanıyorum. Ağlamamakta zorlanıyorum. Bruno ve Püskül’e sarılmakta zorlanıyorum. Üzerinde yattığı battaniyeye, oynadığı fareye, su içtiği kaba, hatta kendi yatağıma bakmakta zorlanıyorum. Onsuzluğu kabullenmekte zorlanıyorum. Uyurken boş kalan kolumu kabullenmekte zorlanıyorum. Her an içeriden çıkıp gelecekmiş gibi gözlerim onu arıyor. Her an sesini duyacakmışım gibi kulak kabartıyorum.

Doğru kararı verdiğimi, acısını dindirdiğimi, onu kurtardığımı, onun artık daha iyi bir yerde ve huzurlu olduğunu söylüyor arkadaşlar. Benimle çok iyi ve uzun bir hayat yaşadığını, çok iyi bakıldığını, çok sevildiğini, benimle yaşadığı için çok şanslı olduğunu anlatıyor tanıdıklar. “Vermiş olduğun karar kendin için değil, onun içindi. O yaşadığın son cumartesi gibi daha nicelerine sen katlanırdın Doshi için ama o katlanamazdı. Nasıl öleceğini bilmiyordu. Sen en doğru kararı verdin dostun için.” diyor bu aşkın en yakın tanığı kocam.

Ama bazen duymuyor kulaklarım, almıyor yüreğim. Kaçacak yerimin olmadığı o sorumluluk, yapmak zorunda kaldığım seçim boğazıma yapışmış, sıktıkça sıkıyor. Mangaldaki küller havalanıyor; gözlerimi oyuyor. Gidenin ardından; gönderdiğimin ardından ağlıyorum çaresizlik içinde. Bir inilti kopuyor boğazımdan.

Birçok insan Doshi ile ilişkimi de, ona olan sevgimi de, şu an içinde bulunduğum ruh halini de abartılı, hatta sağlıksız buluyor; bunu biliyorum. Tüm bu anlattıklarım da deli saçması gelecek bazılarına. Ona çok fazla anlam yüklediğimi düşünenler var. Alt tarafı kedidir Şok Market’teki kız gibiler için. Kendimi bu kadar hırpalamama gerek olmayan bir canlıdır işte.

Umurumda bile değil. Neden biliyor musunuz? Çünkü Doshi hayatıma girdiği için çok şanslı olduğumu biliyorum. Çünkü onunla aramızda, herkese nasip olmayan özel bir iletişim ve bağ olduğunu biliyorum. Çünkü ondan çok şey öğrendim. Dolaysızlığı, netliği, dürüstlüğü, sadakati, bağlılığı, onurlu duruşu… Karşındakini yargılamadan olduğu gibi kabul etmeyi… Saf sevgiyi… Sevdiğin için inatla savaşmayı ve her şeyi göze almayı… Dostluğu… Dostluk ruhunu… Ve hatta evlat sevgisini…

Hayatıma giren tüm kediler benim için değerli. Benimle yaşayanlar, kısa süre konaklayanlar ya da sadece yolu benimle kesişenler… Paco, Canis, Chattie, Punti, Bruno, Püskül, Eva, Sarı, Topçik, Eskort… Her birinin anısı bende saklı. Ama Doshi…

Şimdi verdiğim kararla yaşamayı öğrenmek zorundayım. Doshi’nin bana bıraktıkları bu yükü taşımamı kolaylaştıracak. İnandığım ve minnettar olduğum şey bu.

Huzur içinde uyu can dostum. Asil kızım. Özgürsün. Ve ben seni sonsuza dek seveceğim Hür’ce.

Kirâmen Kâtibîn

Soldaki hafaza sağdakine göz kırpıyor. Sağdaki ona omuz silkiyor. İkisinin de tüm dikkati bende. Yazılacak ya haneme, kalem hazır bekliyor kağıt üstünde. Zihnime kim bilir kimlerce mıhlanmış olan “kime göre-neye göre doğru”ya ulaşma çabasıyla cebelleşiyorum. İçimdeki birbirine saldıran duygular arasında çiçeği burnunda hakim gibi soğuk terler döküyorum. Ne yana baksam, kendince haklı çığlıklar duyuyorum. Kalemi kırasım var ama ne mümkün. Omuzlarımda bir ağırlık, umutsuzca şimşek çakmasını bekliyorum.

Dün, kurumuş yapraklar gibi, onu savuracak rüzgârı bekleyerek salınıyor hafızamın dallarında. Tam, düştü, kurtuldum diyecekken bakıyorum, çıkmadık canın umuduyla yapışıveriyor olduğu yere. Bugün, panayır yeri gibi, uyumsuzca rengârenk, baş döndürecek kadar karmançorman. Yarın, iğne deliğinden süzülmeye çalışan bir ışık huzmesinde alay ediyor benimle; belirsizliğin karanlık koridorlarında, göz gözü görmüyor. İçimdeki sesler susmuyor. Kalemin sabırsız tıkırtısı tedirginlik yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Seçenekler önümde iğne oyası gibi kendine binlerce ilmekte yol açarak yürüyor; benim tek bir adıma cesaretim yok.

Cana geleceğine mala gelsin, denir sonra da mal canın yongasıdır diyerek tükürülen o dev lokma büyük bir yüzsüzlükle yalanıp yutulur. Her seçim bir vazgeçişken, öldürülen körler cenazede badem gözlü oluverir. Hafazalar yetmezmiş gibi bir de “yaptıklarınızın sorumluluğu” Demokles’in kılıcı gibi tepenize yerleşir; beliniz biraz daha bükülür. Madem hiçbir şey tesadüf değil, madem yürüyeceğim yol çizilmiş önceden, neden boza tenceresi inmiyor ensemden?

Şimdi ruhum gibi kafam da karmakarışık. Biraz çocuk, umarsız ve şımarık. Biraz kadın, olgun ve yorgun. Biraz kedi, uyuşuk ve sırnaşık. Biraz kaplan, yaralı ve kavgacı. Hayat böyle fıtık ediyor insanı.

Soldaki hafaza niyetimin farkında; sağdaki duraksayışımın. Soldaki yazdı yazacak gidişimi; sağdaki biliyor kör sadakatimi. Sırra kadem basmak istiyorum; ne iş ne güç umurumda. Ne vatanım var, ne kökümü kucaklayan ocağım. Ne sevdiğim kaldı, ne saydığım. Ne attığım temeller duruyor, ne ellerimle taşlarını dizdiğim binalarım. Tarumar edildi tüm inandıklarım. Beyhude yakalamışım saçlarını baharın. Gülüyorum kendime, yıkılmadım ayaktayım.

Yazın hafazalarım, işte size kararım: Azli vaciptir davalının. Kimse sordu mu bugüne kadar nasıl yaşadım, neye açtım, hangi vaatlere kandım; bundan böyle ben de gözüme gönlüme göre yaşayacağım. Yazın siz, kendi bildiğiniz gibi yazın. Koyun terazinize, her bir nefesimi tartın. İster tembel deyin, ister cevval; ister hain, ister isyankar; ister arsız, ister bahtsız… Ne farkeder gerçekte ne ya da kim olduğum; insanlar neyi görmek istiyorsa oyum, o kadarım. Şuncacık yolum kaldı zaten, bundan sonrasını ben ama kör, ama topal, yine tek başıma aşarım. Kim ne derse desin, ekmeğimi taştan çıkarırım, aşkımı kendim yaratırım, gemileri yakar yenilerini yaparım. A, yettiniz artık, sizinle mi uğraşacağım!

HÜR’ce

21.11.2010

Göze almak gerek!

Günlerdir bu konu konuşuluyor. Aslında yıllardır demek daha doğru. Bir filmin tekrar çevrimlerini izlemek gibi bir şey bu. Kadın ne yapmalı, ne yapmamalı başlıklı bu konu, temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülüyor. Bizler de hop oturup hop kalkıyor, beylik söylemlerle tartışıyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor; kimi öfke kusuyor, kimi lanetliyor, kimi şaşırıyor, kimi korkuyor, kimi alkışlıyor… (Bu çok sesliliği seviyorum.) 2011 yılı itibariyle, her ne kadar gündemin ilk sıralarında yer alması abes gibi görünse de, toplu bir cinnetin eşiğindeyken kesinlikle üstü örtülemeyecek bir mesele. Aslında konuşulması, zıt fikirlerin ortaya dökülmesi, özünün aydınlatılması, çözüme kavuşması ve açık, yalın, belirgin bir davranış biçimiyle buluşturulması gereken birçok konudan biri bu.

***

10 Ağustos 1997 gecesi, Gaziantep’te ünlü Güllüoğlu dükkânına kapıyı kırarak giren  ve baklava ile antepfıstığı çalan dört çocuğa 9 yıl hapis cezası verildi. Ancak çocuklardan üçü olay tarihinde 18 yaşından küçük oldukları için cezaları 6 yıla indirildi.

8 Aralık 2001’de, lise çağındaki 3 çocuk; çokokrem, çikolata ve bisküvi çaldıkları gerekçesiyle tutuklandı ve haklarında 8 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.

19 Ocak 2008’de, Erzurum’da simit çalan iki çocuğun 8 yıl hapis istemiyle yargılandıkları haberi yerini aldı medyada. Çocuklar 8 yaşındaydı.

***

18 Mart 2010 akşamı saat 20.00–20.30 sularında, ders çalışmak üzere arkadaşının evine giden bir üniversite öğrencisi 2 erkek tarafından bir beyaz pick-up ile kaçırıldı, tecavüze uğradı. Yakalanan ve tutuklu yargılanan iki sanığın yapılan 3. duruşmasında, 2 kadın 1 erkek üyeden oluşan mahkeme heyeti, tecavüz eylemi dosyadaki deliller ile sabit olmasına rağmen, sanıkların tutukluluk sürelerini dikkate alarak ve dosyanın İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan dönüşünün uzun süreceğini gerekçe göstererek 2 sanığın tutukluluk hallerini kaldırdı.

2003 yılında Mardin’de 12 yaşındaki bir kız çocuğu, yüzbaşı, kaymakamlık yazı işleri müdürü, ilköğretim okul müdür yardımcısı ve mahalle muhtarının da aralarında bulunduğu 28 kişinin tecavüzüne uğradı. 26 tutuklu sanığın yargılandığı davanın ilk duruşması Mardin Ağır Ceza Mahkemesi’nde 24 Şubat 2003 tarihinde yapılan “gizli” celse ile başladı. “Irza geçme ve küçük yaşta alı koyma” suçundan mahkeme karşısına çıkan sanıklara 4. duruşmada tahliye çıktı ve serbest bırakıldı.

2007 yılının Haziran ayında, Muğla’da yaşayan bir kadın, tecavüz ve işkenceye maruz kaldı. Kadın, kendisine tecavüz ettiğini söylediği 8 kişiyi teşhis etti ve suç duyurusunda bulundu. Ancak savcı, “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi, yapılan itirazları da kabul etmedi. Kadının hukuk savaşı halen sürüyor.

***

Türkiye’de her 4 saatte bir tecavüz veya tecavüze yeltenme suçu işleniyor. Fiziksel ve cinsel şiddet merceği altında bakıldığında, suça maruz kalan kadın oranı %41,9. Taciz, tecavüz, çocukların istismarı, reşit olmayanla ilişki gibi cinsel suçlar için 2006 yılında 18 bin 625 erkeğe dava açıldı. Aynı suçlardan 2007 yılında 18 bin 191 erkek, 2008de 22 bin 243 erkek sanık sandalyesine oturdu. Suçların polise bildirilmemesi ya da “bir şekilde” kayıt altına alınamaması istasistiklerin kesinliğini baltalayan en büyük etkenler. Polis kayıtlarına girmeyen, adli takibat altına alınamayan bu suçlar karanlıkta kalıyor.

Yaşanan ve ortaya çıktığı dönem adeta toplumsal travmaya neden olan kadına yönelik tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar gibi vakalar, kararsızlık, çözümsüzlük, takipsizlik gibi nedenlerle, adliyelerin tozlu raflarında unutulmaya terk ediliyor. Çünkü söz konusu vaka tecavüz ya da taciz olduğunda eylemin iki tarafına bakılıyor.

Peki bu ne demek? Suçun tecavüz olarak adlandırılabilmesi için, mağdurun açık bir dille isteksizliğini belirtmesi yani itiraz edip karşı koymuş olması; olay anında tahrik edici kıyafet ve davranış içinde bulunmaması gerekiyor. Aynı ortamda, baş başa bulunan bir kadın ve erkek arasındaki saldırı suçlaması, hele de işin içinde dekolte kıyafet ve alkol varsa, tecavüz sınıfına girmek konusunda baştan kaybetmiş sayılıyor. Sokakta hasbelkader göz göze gelmek, mahalleden, okuldan ya da işten tanıyor olmak ve nezaketen selam vermek, bir soruyu yanıtlamak ya da yardımcı olmaya çalışmak üzere diyaloğa girmek ise, kadının isteksizliği konusuna ağır şüphe düşüren unsurlar.

***

Dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek peşinden gitmez. Bu deyiş, sanılanın aksine sadece Türk toplumuna özgü değil. İnsanlığın evriliş ve devrilişlerle şekillenen antropolojik öyküsü, binlerce yıllık tarih sahnesinde boy göstermiş hemen her toplumun replikleri arasında rastlayabileceğiniz bu vargının, dünya genelinde hüküm sürdüğünü gösteriyor.

Hikâye özetle şöyle: Erkeğin tarım ve avcılıkla rüştünü ispat edip kadına karşı üstünlüğü ele geçirmesini sağlayan bedensel gücü, cinsel açıdan zayıflığını yani cinsel dürtü karşısındaki zaafını meşrulaştırıyor. En başından beri, erkeğin kadın karşısındaki zaafiyeti konusunda uyarılarda(1) bulunan dinsel öğretiler de, kendilerini yetkili addeden aracılar sınıfının dilinde keyfiyetle yorumlanıp dönüştürülerek, kadının zayıf, aciz ve değersiz yaratık olduğu teziyle yangını körüklüyor. Çalışan, besleyen, doyuran, savaşan, koruyan, tohumlarını saçarak üremeyi yani yaşamın devamlılığını sağlayan erkek, doymak bilmez açlığını gidermek üzere istediğini alma hakkına sahip oluyor. Sormasına, izin istemesine gerek kalmadan. Herhangi bir kimsenin, bir başkasının taşınabilir malını (bedenini, ruhunu), mal sahibinin (kadının) rızası olmaksızın kendisine ya da bir başkasına yarar sağlamak (cinsel tatmin) maksadıyla bulunduğu yerden alması yani hırsızlık, yaratılışın erkeğe tanıdığı doğal bir hak olarak nesilden nesile aktarılıyor. Hal böyle olunca, ortaya çıkan vahşet tablolarının sorumlusu aranıyor; yanlış anlaşılmanın başlangıç noktasına dönülüyor; kutsal kitaplar didikleniyor ve her hâlükârda parmaklar kadını işaret ediyor.

Bu kurguda aksayan, atlanan, göz ardı edilen en önemli nokta ise, bu aciz ve değersiz varlıkların iffetlerini koruma zorunluluğu, yani erkeğin irade ve özdenetim dışı oburluğunu kontrol altında tutma yükümlülüğü. Cinselliğiyle güdümlü erkek, deyim yerindeyse fitil elinde gezerken, kadın bu fitili ateşleyecek her türlü uyarıcı hareketten kaçınmak zorunda. Bedenen ve ruhen erkeğin dikkatini çekecek şekilde tasarlanmış olan kadının, sadece kıyafet ve tavırları değil, cildinin rengi, saçı, kokusu ve hatta ayakkabısının çıkardığı ses bile erkeği tahrik ederken, namuslu yani hırpalanmadan sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sürebilmesi için sahip olduğu tüm cazibe unsurlarını görüş alanından uzak tutması; saklanması gerekiyor. Çünkü özene bezene yaratılan, bedensel güç ve yalın bir zihinle donatılan, yaşamın devamlılığını sağlayan erkek, bir kaburga parçasına yenik düşüyor.

İşte tam olarak da bu nedenle, gündemde deprem etkisi yaratan “Dekolte giyene tecavüz sürpriz olmaz!“ yorumu da sürpriz değil. Çünkü açık ve seçik olarak ifade edildiği üzere, erkek cinsi, kadın gördü mü dayanamaz; nefsine hakim olmaktan acizdir ve yaratılıştan gelen bu tasarım hatası nedeniyle yaptıklarından dolayı suçlu bulunamaz. Bir nevi dinsel 46 raporu yani (2).

***

Hemen her gün gündemde “şok” etkisi yaratan tecavüz, taciz, namus cinayeti haberlerine bakıyor; “yozlaşan” hristiyanlar karşısında “gururla” müslüman kadının vecibelerini sayıp döken din tacirlerinin fetvalarını dinliyor ve yiyecek çaldıkları için hapis yatan çocukları düşünüyorum. Ailelerinin maddi durumu yetersiz olduğu için okuyamayan, karınlarını doyuramayan, çalışacak iş bulamayan, iş bulsa bile kazandığı parayı olduğu gibi ailesine teslim etmek zorunda kalan, aç ve cahil çocukları.

Kanun, zorla aldıkları için onları affetmedi ve “hayır”, dedi; “vitrinden size ne kadar göz kırpsa da, ne kadar güzel, nefis, leziz görünse de, açlıktan guruldayan midelerinizi ne kadar ‘tahrik’ etse de, size ait olmayan şeyi, sahibinin haberi ve rızası olmadan almaya hakkınız yok. Bu yaptığınız, bir haksızlık, dolayısıyla da bir suçtur.”(3). Karar çok kısa bir sürede, tartışmasız bir şekilde verildi; ceza kesildi; suçu işleyen çocuklar, yaptıkları hatadan ders almaları için parmaklıklar ardına gönderilerek toplumdan dışlandı.

Oysa, dehşetle yumulmuş gözlerden akan yaşlara, yalvaran ağızlardan dökülen feryatlara aldırmadan o çocuğa, o genç kıza, o kadına tecavüz eden; onların bedenlerini, ruhlarını, yaşamlarını çalan adamlar, hani neredeyse yaptıkları caizmişçesine serbest bırakıldılar. Sebebiyet vermekten hüküm giyip utanç parmaklıkları arasına hapsedilerek toplumdan dışlananlarsa kurbanları oldu.

Acaba hapis yatan o çocuklar, ne koşulda olursa olsun, sahibinin rızası olmadan herhangi bir şeyi almalarının yanlış, kötü ve çok zarar veren bir davranış olduğunu anlamışlar mıdır? Yoksa, onların da benim gibi, neyin sorgusuz sualsiz alınıp, neyin katiyen alınamayacağı; kanunların ve toplumun neye göz yumup, neye kesinlikle hoşgörü göstermeyeceği konusunda kafaları karışmış mıdır?

Görünen o ki, bu toplumda kadın olarak yaşarken, ne giymiş olursak olalım, sokağa çıktığımız, insanların arasına karıştığımız, birileriyle selamlaştığımız ya da sohbet ettiğimiz, yiyip içtiğimiz müddetçe kurban olma riskini göze almamız gerekecek.

(1) Tevrat, İncil ve Kur’an’da, kadının kapanması, başını örtmesi, kendini erkekten sakınması gibi hususlarda detaylı açıklamalarla desteklenen hükümler bulunuyor.

(2) TCK’mızın 46. maddesine tabi olunduğunu gösteren resmi rapor. (Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekatının serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalığına düçar olan kimseye ceza verilemez.)

(3) TCK’mızın 141. maddesine göre hırsızlık, Malvarlığına Karşı Suçlar başlığı altında, “Herhangi bir kimsenin, bir başkasının taşınabilir malını, mal sahibinin rızası olmaksızın kendisine ya da bir başkasına yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden almasıdır.” şeklinde tanımlanıyor. En yalın haliyle 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılıyor. Tecavüz ise, 102-105. maddelerde(4), Cinsel Dokunulmazlığa Karşı İşlenen Suçlar başlığı altında, “Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlâl edilmesi” olarak tarif ediliyor. 2 ila 7 yıl arasında değişen hapis cezası öngörülüyor. Eylemin kim tarafından, kime, ne şartlar altında yapıldığına göre de ceza süresi çeşitlendiriliyor ve elbette mağdurun şikayetçi olması, fiilin ıspatlanması gerekiyor.

(4).Yürürlükten kalkmış olan TCK; kadının vücut bütünlüğüne yönelik tecavüz ve taciz gibi cinsel şiddet içeren suçları, birey – insan olarak kadına yöneltilmiş eylemler olarak değerlendirmiyordu. Cinsel şiddet içeren suçların, öncelikle, toplumun, genel ahlak ve adabını rencide ettiğini kabul ediyordu. Bu nedenle de bu tür suçları, ‘Topluma Karşı Suçlar’ başlığı altında ele alıyordu. Yeni TCK, bu yaklaşımı reddederek, cinsel suçlarda korunması gereken değerin, toplumsal ahlak, gelenek ve göreneklerden önce, öncelikle bir insan olarak kadının kendisi ve onun vücut bütünlüğü olduğunu kabul etmiştir. Bu nedenle anılan suçlar, Yeni TCK’de ‘Kişilere Karşı Suçlar’ ana başlığı altına alınmış bulunuyor. Bu suç grubu, yasada, “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” alt başlığı ile yer alıyor. (TCK:102-105)

HÜR’ce

26 Şubat 2011

 

Kösemler Hürremler’e Karşı…

Kösem, Katarina, Eva, Mata Hari ve diğerleri… Niye uğraşırsınız Hürrem’le bilmem ki…

Kitabı elime aldığımda heyecanlıydım aslında. İlkokuldan itibaren beynine enjekte edilen Osmanlı tarihini bünyesi kabul etmeyen yurdum insanının bazen burun kıvırarak, bazen hoşnutsuzlukla ama çoğunlukla huşuyla karışık saygıyla telaffuz ettiği ismin sahibiyle, her nedense yabancı bir yazarın yazdığı kitabın sayfaları arasında buluşacaktım. Kapağı açmadan onun hakkında bildiklerimi gözden geçirdim ve itiraf ediyorum bu konuda benim de hafızamdan süzülenler türlü entrikaların yaratıcısı, fettan bir kadın portresi çiziyordu. Bu durum bende dolaysız bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Zira her bir insanoğlu gibi, ben de aynı ismi paylaştığım kişinin böyle kötü bir üne sahip olmasından, dolayısıyla da egomun masallardaki çirkin cadı kaknem kraliçe karışımı ürkütücü bir karakter çözümlemesiyle kırbaçlanmasından rahatsızlık duyuyordum. Aklını, ruhunu zaaflardan arındırmak, erdem, bilgelik ve pozitif enerji gibi konularla bozmuş; iyilik edip iyilik bularak yaşanabileceği, hayatta her şeyin mümkün olduğu gibi savunulması zor savların kalkanlığını yapan biri olarak, adımın üstüne dökülmüş bu lekeyi temizlemek zorunda hissediyordum kendimi ve de içte içe Muhteşem Süleyman’ın zevcesi Hürrem Sultan’a diş biliyordum. Ama bilip bilmeden konuşan, yorumlar yapıp tavır alanlardan biri durumuna düşme fikri çok daha ağır gelmişti. Böyle durumlarda merak kazanır her zaman. Ben de başladım okumaya.

Bölüm bir. Karşınızda kızıl saçları, zümrüt yeşili gözleri, pembe beyaz teniyle gençliğinin taze kokusunu Rus bozkırlarının rüzgarlarına bırakan Roxalen… Hürrem’in bir Rus Ortodoks papazın kızı, bir Tatar kızı, Ukraynalı olduğu yönünde çeşitli rivayetler var. Ama, sayın okuyucu, asıl önemli olan bu körpecik kızcağızın, “mavi gökyüzü altında uzanan sarı bozkırlarımda kuşlar kelebekler, nasıl da dökülürmüş kışların pamuk taneleri, yaşasın hayatımın baharı, lay lay lom” yaşamını süsleyen Kırım ezgilerinin, iğnesi kayıp plağı çizen pikaptaki melodi gibi aniden ve cazırtıyla kesilmiş olması. Çünkü kızımız, daha ne olduğunu anlayamadan, ben neresiyim, burası kim kılıfına sokuşturulup Osmanlı sultanına hediye ediliveriyor. Yoo, gözünüzün önüne, rulo yapılmış halının açılmasıyla bedeninin tüm ihtişamını sergileyerek ortaya çıkan ve Sezar’ın aklını başından alan dünyalar güzeli Kleopatra sahnesi canlanmasın; durum hiç o kadar romantik değil. Külkedisi’nin şömine başı mahkumiyeti durumuna yakın bir harem sahnesi var ortada. Harem dediğiniz de, kadınların süslenip püslenip, tüm gün, tam kapasiteyle fingirdeştikleri, türlü ipekler, taftalar ve mücevherlere bürünüp, sıkındıkları parfüm damlacıkları gibi etraflarına şuh kahkahalar saçtıkları yer hiç değil. Harem deyince, şöyle bir durun, ceketlerinizi saygıyla ilikleyin. Oturuşunuzu ya da duruşunuzu bir düzeltin. Zihninizin yarattığı ortamda karşınıza süzülen, destansı hikayelerle süslediğiniz tüm bu kadınlar hayatta kalmayı başardılar. Onları, yaşamlarını adadıkları zoraki güzellik ve zerafetlerinin ardına sakladıkları kişilikleriyle görmeye çalışın: Onlar savaşçılar.

Bölüm iki, üç, dört… Ne farkeder? Roxalen hanımkızımız, yakasına tutuşturuluveren yeni kimlik kartına göre Hürrem, hiç gecikmeden haremin ustaca kamufle edilmiş “jungle” durumunu farkediyor. Ayağını denk alıyor. Gerekeni yapmaya başlıyor.

Hürrem’in öyküsüne, başladığım kadar büyük şevk ve iştahla devam edemediğimi itiraf etmem gerekiyor. Onun yaptıklarını tiksintiyle okurken bir yandan da onayladığımı da farkedince, kütüphanemin ulaşılması güç raflarından birine postalayıverdim kitabı. Aklımca aramızdaki farkı keskinleştiriyor, kendimi temize çıkarıyordum. Tamam, biliyorum, hiç gerçekçi değil ama bunu da böyle kabul edip bana nefes alma şansı tanıyıverin bir zahmet. Hürrem’in kanlı öyküsü, kadınlık tarihinin rezil bir öğretisi gibi kitaplıkta beklerken, ben halen “daha insancıl yolu olamaz mıydı”nın peşinde iz sürmekteyim çünkü.

Neymiş bu öğreti? Hayatta kalacaksın. Etrafında kara toprağın bağrıyla sultanın koynu arasına sıkışmış yaşam süren birbirinden güzel, dişli, kimisi tecrübeli dilber varken, sen bu rekabetten sıyrılmanın ve sultanın gözüne girmenin yolunu bulacaksın. Aklın, fikrin, bedenin, doğanın sana bahşettiği ve senin elinde avucunda kalan ne varsa hepsini kullanacaksın. Sek sek basacak, bade süzecek, karda yürüyüp izini belli etmeyeceksin. Bunları yaparken de erdem, zerafet, nezaket, iyilik, dürüstlük timsali olacaksın. Böyle bir beklentiyi sürersek ortaya, tüm dünya ulusları hadi len, derler, üstelik onca insanı da kendimize güldürmüş oluruz. Bunun yerine Roxalen, namı diğer Hürrem’in hikayesiyle canımızın istediği gibi oynayabilseceğimizi varsayalım; o zaman durumu farklı olabilirdi belki.

Örneğin, onun Xena gibi duygularını belirsiz bir süre için dondurmuş, geçmişini gömmüş, 5 yıllık program yaparak geleceğine ulaşma arzusunu silmiş, kılıcını kuşanarak hakkını arayıp, yolunun üstündekilere de adalet dağıtır bir kalıba soksaydık, muhtemelen Muhteşem Süleyman’ın tarih sayfalarındaki yazgısı anlı şanlı değil de, anlık ve alık olurdu, ki bunu hiç istemeyiz, değil mi?

Onu, bir kader kurbanı gibi resmetmeye de kalkışabilirdik. 70’li yılların Türk filmlerine öykünen bu yaklaşımın sonucunda da, Hürrem’i Beyoğlu’nun arka sokaklarında, canını güç bela kurtararak doğup büyüdüğü toprakları terketmemekte inatçı davranmış rum komşularıyla camdan cama sohbet eden ve hüzünlü bakışlarla kapısının önünde oynayan çocukları izleyen emekli ve çoktan unutulmuş bir pavyon şarkıcısı olarak bulabilirdik. Bu durumda Hürrem’den geriye kalan, rutubet kokulu, ahşap tabanlı bir odada yayları kopmuş bir demir karyola, yorgun ve titrek bir elin izlerini taşıyan ucuz şarap kokulu bir bardak, ihtişamlı günlerin de yaşanmış olduğunu kanıtlarcasına çiziklerle dolu ahşap bir kutuda dizilmiş olan üç beş sahte mücevher ve duvara asılı bir posterdeki payetli tuvaletinden kıvrak bedenine dair ipucu veren alımlı, seksi bir kadının vişne rengine bulanmış şuh dudaklarının gülümsemesi olurdu.

Öte yandan, bu azametli kadından tarih sayfalarında uzun atlama yapmasını ve bir sıçrayışta milenyuma gelivermesini isteseydik, entrikaların kanlı kokusu yerini, son derece gösterişli bir holding ofisini dolduran Channel serisinden bir parfüm bulutuna bırakırdı. O zaman Hürrem, astların ve üstlerin, tecrübelilerin, tecrübesizlerin kimler olduklarını, kimin borusunun öttüğünü, kimin dediğinin buyruk olduğunu, kimlerin dedikoducu, kimlerin kumpasçı, kimlerin zararsız olduğunu tespit eder, gardını almış olurdu. Zayıflık gösterenlerin karşısında hırlar, kendini olduğundan büyük gösterirdi. Büyüklerin karşısında kırıtır, iradenin onlarda olduğunun altını çizerken, yağlanacak zemini bulur, kayacak ayakların yolunu yapardı. Sonuçta, kimine gülerek, kimine kaş çatarak, işini de laf gelmeyecek şekilde kotararak yüklü maaşını cebine atardı. Böylelikle, sayılı insan tarafından uçuk paralara satın alınabilen markaların tanrıcılık oynadığı bu yeni dünya düzeninde, iyi terzilerin elinden çıkma kıyafetleri, italyan ayakkabıları, gösterişli aksesuvarları, yapılı burnu ve saçları, kalıcı makyajı, meşhurların diyetisyeni ve spor salonları arasında mekik dokuyarak şekillendirmeye çalıştığı vücudu, dağarcığında “in” mekan ve aktiviteler listesiyle alemlerde arzı endam ederdi. Dünya mutfaklarından yüzlerce ilginç tarif ezberlemiş olmasına karşın onları hazırlayarak kalbine giden yolları keseceği bir erkek bulamamaktan yakınırdı. Ya da varoluşunu ispatlamanın tek yolunun kendini grotesk bir tarzda ortaya koymak olduğunu sanarak neden sürekli terkedilen olduğunu sorgulamaktan kaçarken bulurdu kendini. VIP etiketli yaşama bürünmüş “şahsına” hayranlıkla bakan erkeklerin, iki-üç ay içinde sırra kadem basmalarına anlam veremeyecek kadar egoizm batağına saplandığından yalnızlığına büsbütün hırslanırdı. Evlenen ya da çocuk sahibi olanları, başkalarının kolunda gezen beyaz atlıları, romanlardaki aşkları, filmlerdeki tutkuları, şiirlerdeki özlemi, resimlerdeki romantizmi ve tabii ki çevresindeki dişi her türlü varlığı kıskanmaktan yorgun düşer, yıkılmayıp ayakta kaldığını cümle aleme kanıtlamak için terör estirirdi.

3 adım uzun atlamayla limuzinli kliplerin, laptoplu sarışınların düzenindeki yerini alan bu kendinden aşırı emin, hükümran kadının bizim Osmanlızade Hürrem’den tek ve en önemli farkı hayata bağlılık, bir diğer deyişle yaşama sevinci eksikliğidir. Zeus’un kesinlikle açılmaması talimatıyla verdiği kutuyu kurcalayarak türlü insani müsibetin dünyaya yayılmasına sebep olan Pandora’nın zamanından bu yana, aslen hiçbir zaman püripak bir yapıya sahip olmayan ruhunu mutlu yuva hayalleriyle beslemek zorunda kalan, bu arada da bolca itilip kakılan anne, eş, aşçı, temizlikçi, evde dirlik düzenden sorumlu halkla ilişkiler uzmanı ve fahişe rollerinin baş kahramanı kadınlık tedavülden kalktı. Haşmet-i kaprisleriyle gündeme oturan, iş güç sahibi, bond çantalı, yüksek köçeli, döpiyesli ve kendiyle barışık, dürüst kadın-erkek herkesin içine fenalık getiren yeni kadın tiplemesinin aksine, Hürrem aslında yuvasından sökülüp kendisine tamamen yabancı bir kültürün ağababasının kollarına terkediliveren, korkudan ölmeyi beceremeyince hayatta kalma mücadelesinin karnını yaran bir “zoraki kötü kahraman” bence. Ve eminim, kendi yaşam öyküsünün ve tarihte bıraktığı izlerin milenyum dilberlerinin edepsiz travmalarına ölçüt kabul edildiğini bilseydi, fena halde bozulurdu.

Rafların arasından bana dik dik bakan Hürrem’le kendimce barıştığım, uzlaştığım hatta arada bir şefkat duyarak bağ kurduğum bu dönemde, Kösem, Katarina, Eva, Mata Hari ve diğerleri de göz göze gelmeye çalışıyorlar benimle ama gözlerimi kaçırıyorum. Hepsini kurtaramam ki canım…

HÜR’ce

Kaldık.

Hezimet demek ağır geliyor gerçi ama olan bu. Neden ağır geliyor? Çünkü kazanan taraf ben olmalıydım. Yüzümde haklı ve güçlü olduğumu cümle aleme kanıtlamış olmanın mağrur gülümsemesiyle dolaşmalıydım. Kuyruğunu sıkıştırıp köşesine çekilen küskünlerden olmayı kim ister ki, değil mi? Yenilen olmayı kim sever?

Gerçi sürpriz olmadı. Evet, içimde bir umut vardı ama sonuç belliydi bana göre. Okul yıllarımı anımsattı bana dünkü seçimler. Hani ağustos böceği kıvamında çalıp söylemeye kendimi kaptırıp sınava çalışmadığım; son dakikada kitabın sayfalarını karıştırıp şöyle bir göz attığım ve soruların o tembel bakışlarımın gezindiği satırlar arasından çıkması için dua ettiğim günleri. Olma ihtimali en düşüğe amin diyerek girerdim sınava ama zihnimin ense kökünde Demokles’in Kılıcı gibi salınırdı gerçek. Sınav sonuçları geldiğinde dolu dolu küfretme, isyan etme hakkım olmadığını bilirdim içten içe ama yine de yiğitliğe gül suyu döküp şarlardım en olmadık yerlerinden soru üreten hocaya. Öğrenciliğin, o yaşların bir lüksüydü bu isyanlar ne de olsa ve öyle ya da böyle hepimiz bir yerinden yakalayıp tutunduk saçlarına o baharın.

497 kişilik bir sınıfta gibiyim şimdi. Siz de gözlerinizi kapayın kısa bir süre için ve listenizdeki herkesi bir sınıfta toplayın. Çalışkanlar var, her daim ellerinde kitap defter dolaşıp anlamadığınız dersin dilinden konuşanlar. Şamatacılar var, kahkahalar yükseliyor onların bulunduğu saldım çayıra köşesinden. Seçkinler var; ailelerinin yarattığı küçük dağlarda gezinen marka çobanları. Fakirler var; benzeşlerine sığınmışlar içlerinde saklı cevherleriyle. Çift dikişçiler var, sınıfın kırağı çalmaz efeleri. Enteller var; sizinle konuşurken okudukları kitapları üst üste koyup boyunuzu ölçenler. Düzen karşıtları var; d’üzülmemek için Moskova radyosu üzerinden yayın yapanlar. Müzisyenler, ressamlar, yazarlar, sporcular… Hümanistler, romantikler, modernistler, idealistler, realistler, fütüristler, egzistansiyalistler, liberaller, komünistler, sosyalistler, milliyetçiler… Aklınıza gelebilecek her türlü -izm’den esinlenen, beslenen, kendini bulma, anlamlandırma arayışında bilinçli/bilinçsiz bir varlık savaşı verenler… Bizim gruptakiler. Sizin gruptakiler. Diğer gruptakiler. Biz, siz, onlar… Ve ötekiler. Hatırlayın işte o günlerinizi.

Hatırlamak zor tabii. Habersiz geçiveren o güzelim yılların ardından, boğazımıza yapışan hayatın gözüne sokup parmaklarımızı, mümkünse onu yere sermekle meşgulüz artık. Kendimizi tanıyıp kendimize özgü ölçütler geliştirebildik mi; neye göre başarılı ya da başarısız olduk konusunu bir yana bırakırsak, deli tuttuğunu severmiş misali, gözümüzü dahasına dikip elimizdekinden olmama gayretine adadık dehalarımızı. Yaşam mücadelesi, ayakta kalma çabası, iş güç, çoluk çocuk, başını eğme, kuyruğu titretme, burnun düşse dönüp alma derken, önce benliğimizi, ardından edinmeyi aslında pek de önemsemediğimiz bizliğimizi yitirdik. Bize dokunmayan yılanlarla pekala yaşanabildiğini görmenin rehavetine sarındık. Kendi hallerimizde, insan halleriyle şahsi kulvarlarımızda kâh koştuk, kâh yürüdük, kâh emekledik. Tek emeğimiz, tek emelimiz bize dayatılan kendimize ulaşmak oldu. Ve hiç farketmedik; her birimiz, diğerimiz için öteki olduk.

Zuckerberg ve Dorsey sosyalliği girivermeseydi hayatımıza ne olurdu kestirmek zor değil aslında. Ama oldu bir kere. Alışmayınca don durmasa da, bireysellikten kitleselliğe dönüş yapmaya çalışıyoruz hevesle. Ve çaktığımız her sınav için esip gürlüyoruz hoyratça yeni sınıfımızda. Kendi aramızda. Biz/bir olarak değil de, biz bize, kendi kendimize, kendimizce.

Bugün de olan bu:

Oy verenlere birse, vermeyenlere bin… AKP’ye birse, muhalefete bir milyon… Tatilcilerin boyuna posuna, boykotçuların kalıbına, ama ille de kedicilerle, selfiecilere veryansın!

Çünkü kimse kaybeden olmak istemez. Çünkü yenilginin eli ağırdır. Sözünü esirgemeden, eksiklerini, hatalarını yüzüne vurur. Bildiklerini sorgulatır; güvenini sarsar. Suçu üstlenmektense suçlamak daha kolay ve rahatlatıcıdır. O yüzden vur abalıya, elini korkak alıştırma!

Dün sınav sonuçları açıklandı.

Kaldık.

Çalışmamıştık.

Çünkü sorumluluğa alışmamıştık.

Şimdi gözünde kibir, dilinde nefret, cebinde haram, elinde kan var, diye başımıza gelene ağlamak yerine silkinip gerçekle yüzleşme vaktidir:

Bizim ellerimiz armut toplarken, rakiplerinki taşın altındaydı.

Bir dahaki sınavdan alnımızın akıyla çıkmak ise seçim meselesi.

HÜR’ce

Meeeendil alır mısınız efendim?

Meeeendil alır mısınız efendim?
Meeeendil alır mısınız efendim?
Mendil, mendil, mendil, mendil, mendil, mendil,…
Meeeendili elineeee, mendil verdim gelineeee…
Meeeendil alın gençleeeer, mendil alın.
Meeeendil alır mısınız efendim?
Meeeendil alır mısınız efendim?
Mendil, mendil, mendil, mendil, mendil, mendil,…

İlk otuz saniyeden sonra beyninizin içinde “dilmendilmendilmen”e dönüşen, sözel vuvuzela kıvamında, düşünce oyucu, yürek burucu, vicdan titretici bir kadın sesi bu.

Başında baş örtüsü, çene altından bağlı. Ayağında uzun etek, üstünde gömlek ve yelek. En üstte mevsimine göre gri ceket veya bordo palto. Ayağında rengini menşeini unutmuş ayakkabımsılar. Bir elinde tıknazca bir naylon poşet, diğer elinde bir paket kağıt mendil.

Gösterdiği yaş 60-65. Daha genç de olabilir, daha yaşlı da. Baş örtüsünün altından firar eden saçları griden beyaza dönmekte. Yıllar ve iklimler yüzüne zorlu mücadelelerin resmini hoyratça karalamış. Tüm iskelede çınlayıp herkesi esir alan sesine gelince, o sanki hep kartmış. Bakışlarında, görülmüş geçirilmiş acıların bıraktığı deliliğe varan bir umursamazlık var. Kim bilir nereden geldiği İstanbul’un Beşiktaş’ında, iskeledeki kalabalığa mendil satmak için, çalışmaktan derisi kalınlaşmış elinde tuttuğu paketi halay başının mendili gibi sallayarak kâh türkü söylüyor, kâh mendilsiz dolaşmanın sıkıntılarından dem vuruyor. Çantanızda beş paket mendil olsa bile, ceplerinizde bozuk para aramanıza yol açan o kadın. Belli, tersi ters. Hafif de çatlak. Ama illede gururlu ve muzip.

Kalabalıksa mahçup.

Kalabalık yere bakıyor, göğe bakıyor, denize bakıyor, iskeleye yanaşmakta olan vapura bakıyor, martılara bakıyor, telefonlarına bakıyor. Kalabalık kadına bakamıyor.

Kalabalık birbirine de bakamıyor.

Kalabalığın okulu var. Girilecek dersleri, verilecek sınavları, bulunacak işleri, parlak gelecekleri var.

Kalabalığın işi var. Hazırlanacak raporları, katılacak toplantıları, yapılacak görüşmeleri, alınacak zam ve terfileri var.

Kalabalığın eşi, dostu var. Evi barkı var. Çoluğu çocuğu var. Günü güleni var. Konusu komşusu var. Kedisi köpeği var.

Kalabalığın istekleri var. Kalabalığın umutları var. Kalabalığın gelecek hayalleri var.

Ve kalabalığın önünde en çok korktukları var. Yokluk, yoksulluk, kimsesizlik, çaresizlik karşısında mecburi direniş; ayakta ve hayatta kalma mücadelesi var. Tam kurulamadan yıkılmış hayaller, parmaklarının ucundan kayıp yiten keşkeler, gözlerinin feriyle birlikte sönen belkiler var. Geçen yıllara, yaklaşan sona, güçsüzlüğe, yorgunluğa meydan okumak zorunda kalış; çıkar yol bulunamayan bir dünyada ekmeğini aslanın bağırsağından çekip çıkarma savaşı var.

Meeeendil alır mısınız efendim?
Meeeendil alır mısınız efendim?
Mendil, mendil, mendil, mendil, mendil, mendil,…
Meeeendili elineeee, mendil verdim gelineeee…
Meeeendil alın gençleeeer, mendil alın.
Meeeendil alır mısınız efendim?
Meeeendil alır mısınız efendim?
Mendil, mendil, mendil, mendil, mendil, mendil,…

Bir süre sonra kulaklar bu gür ve kart sesle tırmalanmaya alışıyor. Burnun ortamdaki yoğun kokuya duyarsızlaşması gibi, kulakların kesintisiz sesleri duymaması gibi, gözlerin beynin odaklandığının dışındaki nesneleri görmemesi gibi. Ses ve görüntü kayboluyor.

Ardından burkulan yürekler anestezi altındaki kaslar gibi kendini bırakıyor; yaşlı bir kadının mendil satmak zorunda kalması karşısında titreyen vicdanlar durgunlaşıyor.

İskeleye yanaşan ankurtaran vapuruna yönelen canhıraş adımlarının peşine düşüyorlar. Vapurun iskeleden ayrılmasıyla birlikte kadının varlığı ve akıllarına getirmekten kaçındıkları, düşünüp sorgulamaktan saklandıkları her şey siliniyor.

Sanıyorlar.

Oysa o, tüm canlılığıyla orada duruyor. Bir sonraki karşılaşmaya dek.

Belki yarın, belki daha da yakın.

 

HÜR’ce